Mustafa filminin 28 Ekim Salı
günkü Ankara galasına, erteleme şansımın olmadığı bir toplantı
nedeniyle katılamadım. Cumhuriyet Haftası dolayısıyla 1 Kasıma kadar
her gün doluydum; filmi izleyemeden, kitap fuarına ve bazı
etkinliklere katılmak için İstanbul’a gittim. Film hakkındaki
tartışmalar başlamıştı. Tepki giderek yoğunlaşıyordu.
Programım öyle sıkışıktı ki
İstanbul’da da fırsat bulup filmi göremedim. Görüşümü soran değerli
yayıncılardan, filmi izleyemediğimi söyleyerek af diliyordum.
Filmi izlemediğimi bilen sevgili
Uğur Dündar, Atatürk ve Milli Mücadele hakkındaki yalan ve yanlış
genel iddialar hakkında bir program yapmayı önerdi. Yakın
tarihimizle ilgili sahte tarihler, hatta ansiklopediler var.
Tarihini böylesine çarpıtan, gerçeğin yerine sahtesini geçirmeye
çalışan bir başka millet var mıdır? Bu, bize özgü, utanç verici bir
durum. (Bu konuda 750 sayfalık bir çalışmam var: Vahidettin, M.
Kemal ve Milli Mücadele). Son zamanlarda yeni kuşak iddiaların da
üretildiğini görmekteydim. Öneriyi memnunlukla kabul ettim. Arena
programında eski, yeni bazı uydurma iddiaları sordular, ben de
yanıtladım. Program 10 Kasım Pazartesi gecesi yayımlandı.
11 Kasım Salı günü Ankara’ya
döndüm.
Bilgisayarıma büyük çoğunluğu Mustafa filmini kınayan 400’den fazla
mail yağmıştı. Bazılarına göz attım. Şaşırdım. Çok düşündürücü
iddialar ileri sürülüyordu. Birikmiş gazetelere baktım. Aynı gün
Kanal D’den telefon ettiler, 32. Gün için çağırdılar. Konu Mustafa
filmiydi, Can Dündar’la filmi konuşacaktık. Yeniden İstanbul’a
gidemeyecek kadar yorgundum. Af diledim. Sayın M. Ali Birand anlayış
gösterdi, “Öyleyse biz Ankara’ya geliriz” dedi.
“Daha filmi göremedim ki.”
“Can Dündar yarın sabah filmin cd’sini alıp size, eve gelecek.
Birlikte izlemenizi istiyor. Sonra programı çekeriz.”
“Peki.”
Ertesi sabah bir televizyon
kanalında programım vardı. Öğlene doğru eve döndüm. Az sonra da
sevgili Can Dündar geldi. Kucaklaştık. Filmin CD’sini getirmişti.
Ekranın karşısına geçtik. Televizyondan bir de kameraman
göndermişler. Birkaç dakika bizi filmi izlerken çekti.
Can Dündar’ın sayın annesi ile Basın Yayın Genel Müdürlüğü İç Basın
Şubesinde birkaç yıl birlikte çalışmıştık. Çok nazik, çok seviyeli
bir genç hanımefendiydi. Kadromuz bir aile gibiydi. Can Dündar’ı bu
nedenle biraz da evladımız gibi severiz.
Film Atatürk’ü işleyen iddialı, tartışmalı bir filmdi. “Bak..”
dedim, “..Beğenmezsem söylerim. Ona göre.”
“Elbette hocam.”
Filmi izlemeye başladık. Yaklaşık
20 dakika sonra, ilk kanımı söylemek için filmi durdurmasını rica
ettim. Bu noktaya kadar filmde, yazılan ve maillerde yer alan ağır
eleştirilere, büyük suçlamalara hak verdirecek hiçbir sahne yoktu.
Çekimleri, yönetimi de beğenmiştim.
Filmin başında M. Kemal’in, üç yaşındayken ölen kardeşinin cesedinin
çakallar tarafından parçalandığını yansıtan bir korku filmi sahnesi
vardı. Bu sahne ve anlatım beni tedirgin etmişti ama bunun olumlu
bir anlama dönüştürüleceği umuduyla sustum. Bu konuya yeniden
döneceğim.
İzlediğimiz noktaya kadar suçlanacak, eleştirilecek bir sahne
görmemiştim. Bu bölümle ilgili eleştiriler bana haksız geldi.
Ama M. Kemal’in Sofya’ya askeri ataşe olarak gönderildiğinin
açıklanmasından sonra filmde yanlışlar, abartılar, eksikler,
saptırmalar, haksızlıklar, yersizlikler, küçültücü anlatımlar,
resimler belirmeye başladı. Sona doğru arttı. Son bölüm
şaşırtıcıydı. Her duyarlı insanı yaralamıştır sanıyorum.
Filmdeki güzellikleri, teknik
başarıları da, yanlışları, olumsuzlukları da, ilk görüşte
görebildiğim, anlayabildiğim kadar, söyledim. Düzeltmesini istedim.
Bazı olumsuzlukları ise program çekimine geç kalmamak için not
etmekle yetindim. Program çekiminde değinirim diye düşündüm.
Can Dündar beni çok efendice dinledi, değindiğim hususları kabul
etti, yanlışları düzelteceğine de söz verdi. Doğrusu da buydu.
Türkiye’de Milli Mücadele, Cumhuriyet dönemi ve Atatürk hakkında
insafsız, kuyruklu, çıngıraklı, rezilce yalanlar söylenip yazılırken
Atatürk ve dönemi yanlış ve eksik anlatılamazdı. Yanlış anlatım
yalancıların, sahte tarihçilerin, kara çalıcıların ekmeğine yağ-bal
sürmek olurdu. Tarihimizin ve 20. yüzyılın en büyük insanlarından
biri söz konusuydu. Hele eser, ‘belgesel’ diye nitelenen bir film
ise, her kare ve her sözcük, tarihe ve gerçeğe dayanmalıydı.
Can büyük bir içtenlikle, “Keşke size danışsaymışım” demek
inceliğini gösterdi.
Saat 15.00’e doğru filmi izleme sona erdi. Can gitti. Pek az sonra
da televizyondan yollanan araç geldi. Dinlenemeden çekim yapılacak
yere gittim.
Ben sayın M. Ali Birand’ın yönetiminde Can’la benim katılacağım
ikili bir program yapacağımızı sanıyordum. Bu genişçe konuşulacak,
olumlu sonuçlar verecek bir program olurdu. Programa 6 kişinin
katılacağını orada öğrendim. İlke olarak böyle kalabalık programlara
katılmam. Hiç katılmadım. Gerçekler, laflamalarının altında ezilip
kalıyor. Geri dönmek şık olmayacaktı, programa katıldım.
Çekim yapıldı.
Payıma düşen süre içinde filmin eksiklerini, yanlışlarını yumuşak
bir üslup içinde, emeğe saygımı koruyarak, özetledim.
Program ertesi günü, Perşembe gecesi yayımlanacaktı.
Perşembe sabahı, daha gazetelere bakamadan, telefonum ardarda
çalmaya başladı. Can Dündar’ın Milliyet gazetesinde bir gün önce
filmi birlikte izlediğimizi anlatan bir yazısının yayımlandığını
bildiriyorlardı. Yazıdan filmi beğendiğim anlaşılıyor olmalı ki
ısrarla şunu soruyorlardı: Sahi filmi o kadar beğenmiş miydim?
Yazı, filmi birlikte izlediğimizi gösteren iki de resimle
süslenmişti. İlk paragrafı şöyleydi: “Geçen gün Turgut Özakman’ı
televizyonda bizim Mustafa filminden sahneler üzerinde yorum
yaparken görünce çok üzülmüştüm. Çünkü filmi izlemediğini
biliyordum.”
İddiasına göre ben filmi izlemeden ‘Mustafa filminden sahneler
üzerinde yorum yapmışım’. Oysa evde, söz açılınca, Arena programında
sadece bana sorulan yeni, eski yalan ve yanlış iddialara yanıt
verdiğimi kendisine anlatmıştım. Buna rağmen 32. Gün’ün çekimi
sırasında da ayıp ederek bu yakışıksız iddiayı yinelemiş, beni bu
gerçeği program içinde bir daha açıklamak zorunda bırakmıştı. Durumu
iki kez açıklamış olmama rağmen yazısının başında, bu iddiayı yine
ileri sürüyordu. Kendisine duyduğum güven solup gitti. Kimi efendi
insanlar direksiyona geçince canavarlaşır, kimi kaleme sarılınca
böyle saygısız olur!
Yazının girişi ve genel havası, filmi çok beğendiğim izlenimini
vermekteydi. Can filmi eleştirdiğimi de belirtiyordu ama neleri,
nasıl, ne kadar eleştirdiğimi sessiz geçmişti.
Bu reklam kokan yazıdan olağanüstü rahatsız olduğumu belirtmeliyim.
Bu benim hiç hoş görmeyeceğim bir cinlik. Asla çiğnenmeyecek
nezaket, saygı ve güven kuralları vardır.
Gece yarısından sonra yayımlanacak olan programı izleyebilenler
doğruyu öğreneceklerdi ama izleyemeyenler, ne düşüneceklerdi? Hâlâ
telefonla, maille sorup duruyorlar: “Siz, Can Dündar’ın yazdığı gibi
sahiden filmi beğendiniz mi?”
16 Kasım Pazar akşamı (19.00 seansı), filmi telaş etmeden, bir daha
ve büyük perdede seyretmek için eşimle birlikte sinemaya gittim, çok
dikkatle, not alarak izledim.
İlk izleyişte, belki yoğun İstanbul günlerinin yorgunluğundan, belki
Can’la dostça konuşa konuşa izlediğimizden, bazı hususları
atlamışım. Bu izleyişte, dikkatimden kaçmış büyük boşluklar ve yeni
olumsuzluklar fark ettim.
Bilgilerimi, izlenimlerimi birleştirdim.
Film genel yaklaşımı, yanlışları ve eksikleri ile beni düşündürdü.
Artarak, şaşırtarak, üzerek, ürküterek düşündürmeyi sürdürüyor.
Bu yazıyı yazmak için Can’ın röportajlarını ve açıklamalarını
buldum. Genç Bakış ve 32. Gün’ün kayıtlarını birkaç kez izledim.
Bu yazıyı film hakkındaki düşüncelerimi genişçe açıklamak, Can’ı bir
kez daha uyarmak ve özellikle sevgili öğretmenlerimizi ve
öğrencilerimizi bilgilendirmek için yazıyorum.
Yazımı gerektikçe soru-yanıt biçiminde sürdüreceğim.
Turgut Özakman
Aralık 2008