BEN DE YAŞAMAK İSTİYORDUM
!!
Adım Ahmet D. 48 yaşındaydım.
Evliydim ve eşim 6 aylık hamileydi. 1983 yılından beri akciğer
tüberkülozu tedavisi görüyordum. Tedavim aralıklarla sürmüştü.
1995 yılında çok ilaca dirençli tüberküloz tanısı konmuş ve yan
etkileri çok fazla olan ilaçlarla tedavi görmeye başlamıştım.
Tedavimin 18.ayında balgamımda hala mikrop bulunması nedeniyle
“tedavi başarısızlığı” kararı verilmişti. Ne kadar geç alınmış
bir karardı oysa. Tedavide başarısız olunduğunun saptanması için
bu kadar beklenmesi mi gerekiyordu? Ama onlar doktordu ve ben
onlara Allah gibi güveniyordum. Sonra beni bıraktılar ve 4 yıl
tedavisiz kaldım.
2001’de kan kusması ve genel
durumumun bozulması üzerine hastaneye başvurduğumda bana yeni
tedavi başlandı. 4 yıl boyunca çalışmıştım mikrop saça saça.
Nerden bilebilirdim ki hastalığımın bulaştırıcılığından dolayı
aileme, arkadaşlarıma, sevdiklerime hatta ve hatta işe gelir
giderken kullandığım toplu taşıma araçlarındaki insanlara zarar
verdiğimi? Ben belki bilinçli bir hasta değildim ama birilerinin
beni bilinçlendirmesi ya da bulaştırıcı iken bir yere tecrit
etmesi gerekmiyor muydu? Hastalığımı bulaştırdığım tüm insanlar
ne olur hakkınızı bana helal edin. Suç benim değil suç sistemin…
2001’deki tedavim de başarısız
olmuştu. Bu sefer beni emekli etmişlerdi ama hala tedavi
olamamıştım. Yine beni dışarı bırakmışlardı. Duyuyordum
tüberküloz bazı hastaları öldürüyor, bazı hastaları ise
süründürüyorken yavaş yavaş ciğerlerini tahrip ediyordu.
Defalarca hastaneye yatıp çıkmama rağmen ben neden
iyileşemiyordum? Neden her yatıp çıktığımda ilaçları yurt
dışından getirtmemi ve tedaviye öyle devam edeceklerini
söylüyorlardı? Oysa tüberküloz hastalığı devlet tarafından
ücretsiz olarak tedavi edilen bir hastalık değil miydi? Neden
ben bu ilaçları getirtmek için çaba sarf ettim? Zaten de
getirtemedim.
En son 5.12.2005’ de yeniden
kan kusma nedeniyle hastaneye yatırılıp kanamam durunca taburcu
edildiğimde bana sağlık kurulu raporu verilerek ilaçları yurt
dışından getirtmem gerektiği bir kez daha söylenerek taburcu
edildim. Ne kadar da yorgun ve çaresizdim. Bazen düşünüyordum
benim hatam neydi? Devlet doğru dürüst bir sistem kursaydı,
doğru dürüst bu konuya eğilseydi medya ön sayfalarda abuk subuk
fotograflarla haberler yayınlanacağına tüberkülozla ilgili
haberler yapsaydı ve bu konunun önemi sadece verem haftasında
küçük puntolarla ara sayfalarda verilmeseydi ben bu hallere
gelir miydim?
Benim suçum neydi? Devletin
görevi bireylerin ruhen ve fiziksel olarak sağlıklı bir yaşam
sürmesini sağlamak değil miydi? Devletin görevi bulaştırıcı
hastalığı olanları tecrit etmek ve ilaçlarını ücretsiz temin
etmek değil miydi?
Taburcu edildikten sonra kapı
kapı derdime çare aramaya başladım. İlaçları bulmam ve tedavi
olmam gerekiyordu. Hamile bir eşim vardı, en azından onun ve
doğacak çocuğum için yaşamalıydım üstelik daha yaşım da 48’di.
İşte bu nedenlerden dolayı, hasta hasta aynı zamanda toplum
sağlığını hiçe sayarak hastalığımı bulaştıra bulaştıra bir ay
boyunca ilaç bulmak için koşturdum durdum ama bulamadım.
Siz nefes darlığı çeke çeke,
ölüme yavaş yavaş yaklaşırken insanın neler hissettiğini
bilebilir misiniz? Asla bilemezsiniz! Belki sadece anlıyorum
dersiniz, ama anlayamazsınız da .. Netice olarak 1 ay ilaç
aradıktan sonra tekrar kan kusması, balgam çıkarması ve nefes
darlığı nedeniyle tekrar hastaneye yatırıldım. 4 gün sonra
kanamamın durması ve doktorların “yapacak bir şey yok, git
ilacını bul gel tedavi edelim, bu arada çok bulaştırıcısın
hastane personelini de riske atma” demesi üzerine tabiri caizse
kapı önüne bırakıldım. Eve gidemezdim, karım hamileydi. Zaten
yeterince ona bulaştırmıştım, ayrıca nefes darlığı da
çekiyordum. Çaresizdim, Allah’tan canımı hemen alması için
yalvardım bir an. Sonra yakınlarım memleketim Giresun’da bir
hastane buldu ve beni oraya ambulansla götürdü ve oraya yatırdı.
6 aylık hamile olan eşim, çaresiz bir şekilde İstanbul’da kaldı
ve internetten “Tüberküloz Danışma ve Dayanışma Derneği”
başkanını buldu ve dernek avukatı kanalıyla Sağlık Bakanlığı’na
hukuki savaş açtı.
Ne kadar da umutlu olmuştum bu
çabadan. Yaşayacaktım, bakanlık bu davayı duyup benimle
ilgilenecekti ve bana ambulans belki de helikopter gönderecekti.
Amerikan filmlerinde seyretmiştim, acil bir durumda gerekirse
özel şirketler bile kendi helikopterini gönderiyor hastayı
aldırıyordu. Sonra yurt dışından benim bulamadığım ilaçları
bakanlık temin edecekti. Tedavi olacaktım… İnanır mısınız,
gözlerimden mutluluk göz yaşları akarken umutla haber beklediğim
her saniye bana saat, her dakika gün, her saat ay gibi geldi.
Umutluydum. Dernek başkanı da çünkü aynı hastalıktan, üstelik
benden daha kötü bir durumda iken ölmemiş yaşamıştı.
“Tüberkülozdan ölmek kader değil” diyordu. Evet, kader
olmamalıydı. Yıllardır çocuğum olmamıştı, tüp bebekle eşim
hamile kalmıştı. Çocuğumun doğumunu görebilecektim, onu
koklayabilecek, öpebilecektim. İlk emeklemesinde, ilk
yürüyüşünde, ilk konuşmasında yanında olacaktım. Kim bilir ilk
önce “baba” diyecek ve mutlu olacaktım.. Ama olmadı dün
(21.02.2006) saat: 19.30’da vefat ettim…
“Geç kalmış teşebbüsler,
idamdan sonra çıkan affa benzer” demiş düşünür. Çok doğru.
Ölüme yalnız gittim, hamile
olduğundan dolayı eşim yanımda yoktu.. Ne çok isterdim ona bir
kez doya doya sarılmayı, helalleşmeyi… Olmadı.
Yaşamak için yalvarmadım,
onurumla öldüm.
Benim yaşamam için üstün çaba
gösteren bana destek olan tüm akrabalarım, arkadaşlarım,
sevdiklerim hakkınızı helal edin.
Bu arada vasiyetim; yarın
Amerika’dan “ücretsiz” olarak şahsıma gönderilen ilaçların
Sağlık Bakanlığı önüne konulmasıdır…