|

MATURE®
Eğitim ve Aile Danışmanlığı
Merkezi
Telefon
0216
327 06 39
0533 262 54 57
Elektronik Posta


Sitenin Kullanım Koşulları
Kaynak
gösterilmek koşulu ile sitemizden alıntı yapılabilir.
© 2000-2009
MATURE Eğitim
| |
| |
“Mustafa” Adlı Film
|
| |
Filmin anlatım sanatı bakımından
çok ciddi bir eksikliği var: Filmde tema (anafikir) yok. Tema, kural
olarak, bir yargı cümlesidir. Eser temayı kanıtlamak, anlatmak için
var edilir. Tema bütün esere yön verir, konuyu çerçeveler, anlatımı
toparlar, sanatsal disiplin altına alır. Mustafa’da genel bir tema
yok, denilebilir ki her aşamada değişen temalar, motifler var.
Omurgasızlığın, dağınıklığın, eksikliklerin, iç çelişkilerin,
konunun gelişip ilerleyememesinin, final coşkusuna yürüyememesinin
ana nedeni bu.
Anlatım sanatı, kurallarına uymayanları cezalandırır.
Film yaklaşık 2 saat sürüyor. Dramatik çatışma içermeyen, düz bir
çizgi halindeki bir filmin iki saat ilgiyle izlenmesi zordur. Oysa
M. Kemal kargalarla, parasızlıkla, karanlıkla, yalnızlıkla değil,
çok önemli, etkili, büyük güçlerle çatışmıştır: İstibdat,
emperyalizm, komitacılık, Alman subayları, ortaçağlık, bağnazlık,
ilkellik, gericilik, yoksulluk, bilgisizlik, teslimiyetçilik,
işbirlikçilik, hainlik, barbarlık, Batı karşısında duyulan aşağılık
duygusu, nankörlük vb. Hiçbir aşamada bu çatışmalar yer almıyor.
Hele emperyalizmden hiç söz edilmiyor. Emperyalizm yok sayılarak
yakın tarihimiz nasıl anlatılabilir ve anlaşılabilir? Kimlerle
mücadele ettiğimizi anlatmadıkça, mücadelenin müthişliği, zaferlerin
büyük anlamı nasıl anlaşılacak?
Nitekim anlaşılmıyor.
Kısacası, filmin konusu dümdüz ilerleyen bir çizgi halinde. Dramatik
anlamda ne çatışma var, ne kırılma. Bunun sonucu olarak merak da
yok. Kural olarak finale doğru gelişim yoğunlaşır, hızlanır ve
yükselir. Bu filmde tersi oluyor. Yükselmiyor, düşüyor ve sonunda
sürünüyor.
İkinci izleyişimde 200 kişilik salonda 27 kişi vardı. Kimse bırakıp
gitmedi ama kıpırtılar, öksürükler, mısır yemeler, fısıldaşmalar
ilginin gevşekliğini belirtiyordu.
Çekimler güzel, bazı yerlerde çok güzel, kurgu ustaca, teknik
olanaklar akıllıca kullanılmış. Yerli, yabancı arşivlerden
yararlanılarak etkili siyah-beyaz otantik filmler, fotoğraflar
sağlanmış. Bu önemli, değerli bir başarıdır.
İkinci izleyişte beni müzik de düşündürdü. Fazla Balkanlı geldi.
Besteci, bir büyük imparatorluğun acı veren ölümünü, ‘yeni
Türkiye’nin önsözü Çanakkale’yi, yenilgiyi, işgalleri, Anadolu’yu,
Milli Mücadele mucizesini, o çılgınca yurtseverliği, yeni bir
devletin doğuşunu, kurtuluşu, bağımsızlığı, bir hayat hamlesi olan
çağdaşlaşma çabalarını, yani devrimleri, Anadolu aydınlanmasını, bu
emsalsiz destanı nereden bilsin? Aydınlarımızın çoğu bile bilmiyor.
Doğrusu Muammer Sun, Fazıl Say, Çetin Işıközlü gibi değerli
bestecilerimizi aradım.
Filmin anlatıcısı Can Dündar. Türkçesi temiz. Ama bu film dramatik
anlatım istiyor. Can bir haber spikeri gibi yorumsuz, heyecansız
anlatıyor. Hiç duygulanmıyor, Anadolu yanıp yıkılıyorken hiç
acımıyor, kızmıyor. Zaferlere hiç sevinmiyor, coşmuyor. Düzayak,
tekdüze bir seslendirme.
Bu Bir Belgesel Film Değil
– Mustafa bir belgesel film mi?
– Hayır. Bir film, bir mektuptan bir parçaya, kahramanın günlüğünden
birkaç satıra yer verdiği, bazı belgesel filmlerden yararlandığı
için belgesel olmaz. Bunlar küçük küçük, sevimli, ilginç, hoş
süsler. Gerçek bir belgesel filmde ilke olarak yanlış, çarpıtma,
gerçekleri sulandırma bulunmaz. Gerçeklerle oynanmaz. Belgesel
filmin amacı gerçeği, doğruyu anlatmak, belgelemektir.
– Yanlış, çarpıtma, sulandırma var mı Mustafa’da?
– Evet var. Olmasa 32. Gün programında söylemezdim, şimdi de bu
yazıyı yazmazdım. Sırası geldikçe bilgi vereceğim.
– Belgesel değilse nasıl bir film?
– Bu film kendi söyleyişiyle bir Can Dündar filmi. Diyor ki: “Bu
benim Atatürk’üm, bana ait bir Atatürk yorumu. Bunun ‘gerçek
Atatürk’e daha yakın biri olduğunu belgelerle kanıtlamaya
çalışıyorum.” (9 Kasım günlü Hürriyet, Pazar eki, 8. sayfa)
– Kanıtlayabiliyor mu?
– Hayır. Aşağıda örneklerle açıklayacağım. Can Dündar devam ediyor:
“Biri de çıkıp diyebilir ki, ‘Hayır, Atatürk hiç böyle bir adam
değildi. Yüzlerce kişiyle birlikte yaşadı, asla yalnız kalmadı.’
Tamam, eyvallah, belgelerini ortaya koysun, o da Atatürk filmi
yapsın. Biz de izleyelim ve tartışalım.”
– Allah Allah. Atatürk ve dönemi, belgeselcilerin oyun parkı, yarış
alanı mı? Onun bunun Atatürk’ü olur mu?
– Gerçekleri bilim ahlakı ve anlayışıyla araştırıp saptayanlar için
başka başka Atatürk olmaz.
Maksatlılar, niyeti bozuklar, bilgisizler, gafiller, aptallar,
hainler Atatürk’ü kendilerine göre anlatmaya çabalıyorlar. Bu
nedenle de başka başka Atatürk’ler var. Ama bunlar gerçeklere
aykırı, hayali, ısmarlama, maksada göre üretilmiş gerçek-dışı
Atatürk’ler.
Doğrusu şudur: Doğumundan ölümüne kadar gittikçe büyüyen bir tane
Atatürk vardır! Ötesi fasafisodur.
Bir sanat filminde bazı yorumlara, farklı yaklaşımlara, özgün
süslemelere yer verilebilir ama bu bir belgesel, yani doğruyu,
gerçeği yansıtmakla sorumlu bir film. Masal değil, hikâye değil,
fantezi değil, hayal oyunu değil. Bir lider ve ölen bir
imparatorluk, doğan bir devlet, bir diriliş süreci anlatılacak.
Böyle bir konu, yaratıcılarından hem bir tarihçi vicdanı ve bilinci,
hem bir sanatçı saygısı ve duyarlığı, hem de yeminli bir tanığın
dürüstlüğünü ister. Mustafa filminin birçok sahnesinde bu
özellikleri özlemle aradım.
Tarih ile oyun olmaz, insanın elinde patlar.
Hele hayatı söz konusu olan kimse bir devlet kurucu, kurtarıcı,
önder, sahici bir kahraman ise, bütün ekip için gerçeğe bağlılık bir
namus ve vefa borcu olur.
– Ekipten kastınız nedir?
– Can Dündar “Bu benim Atatürk’üm, benim yorumum” diyor, filmin
bütün sorumluluğunu üzerine alıyor ama bu noktada Can Dündar’ı
kendine karşı savunmak gereğini duyuyorum. Şöyle ki: Bu film sadece
bir Can Dündar filmi değil. Çünkü Atatürk ve dönemini (1881-1938)
bütün boyutları, evreleri ile kavrayacak kadar geniş ve ciddi bir
araştırma yapmak ve belgelemek, kolay iş değildir. Bilen bilir, bu
iş uzun yıllar, sürekli bir çaba, sağlıklı bir bakış açısı ve geniş
bir kaynak birikimi ister, doğru olanla yanlış olanı birbirinden
ayıracak bir ölçüye sahip olmayı gerektirir. Neredeyse ömrümü bu
konuya verdim, hâlâ durmadan çalışıyor, araştırıyor, bilgimi
sınamaya, genişletmeye, eksiklerimi tamamlamaya çabalıyorum. Bu
nedenle Can Dündar, haklı olarak, bir araştırma ekibi kurmuş. Öyle
sanıyorum ki bu genç ekip Can’a, yeterli, sağlıklı malzeme
getirmemiş. Birikimini doğru, sağlam bilgilerle genişletmemiş.
Ekibin Atatürk kim, olay ne, iyi kavradığını iddia etmek çok zor.
Atatürk’e hayatı ilginç ünlü biri gibi yaklaşıyorlar. Atatürk’ün
Türkiye, Müslüman memleketler, sömürgeler ve dünya için ne anlama
geldiğinin sanırım pek farkında değiller.
Bir küçük dokunuş: Filmin sonunda yararlanılan kaynaklar listesi
var. Listede Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele adlı çalışmama
da yer verilmiş. Ama tek sayfasının bile okunmadığı belli. Okunsa, o
yanlışlar ve eksikler filmde yer almazdı. Göz boyama kaynakça olmaz.
Filmin danışmanları da, biriken malzemeyi Can’ın doğru, tarihin
akışına uygun, düzeyli biçimde değerlendirmesine ve işlemesine
yardımcı olmamışlar. Anladığım kadarıyla danışmanlar da bu içiçe
geçmiş büyük dönemleri ve hele Atatürk’ü pek az biliyorlar. Keşke
danışmanların da gerçek danışmanları olsaydı.
Nitekim Atatürk Araştırma Merkezi’nin eleştirilerini Can Dündar
değil, film ekibi yanıtlıyor. (Ntvmsnbc.com’un Mustafa filmi ile
ilgili bölümünde)
Özetle, bu film bir ‘Can Dündar ve ekibinin’ filmi. Ekibi derken
yalnız araştırmacıları, danışmanları değil, filmin arkasında duran,
filme destek veren kurumları da kastediyorum. Mustafa’yı destekleyen
kurumlar herhalde senaryoyu okumuş, incelemiş, demek ki beğenmiş,
galalar yapılarak yöneticilere, geniş bir tanıtımın yardımıyla
halka, özellikle öğrencilere izlettirilmesini yararlı görmüş,
sorumluluğa katılmış ve yardım etmişler. (Türkcell’in senaryoyu
dikkatle inceledikten sonra, bu filmi desteklemeyi doğru bulmadığı
anlaşılıyor. Can diyor ki: “Bu filmin sponsoru Sabancı. Filmi
bittikten sonra izlediler. ‘Var mısınız, yok musunuz’ dedim.
‘Şurasını beğenmedik’ deselerdi, filmi alıp çıkacaktım.” [Hürriyet,
10 Kasım 2008] Yani Sabancılar filmin bitmiş halini görmüşler,
beğenip onaylamışlar.)
Filmdeki yanlışların, çarpıtmaların, haksızlıkların altında,
destekleyen kurumların da imzaları bulunuyor! Bu kurumlar
yanlışları, çarpıtmaları, haksız yargıları benimseyip
benimsemediklerini açıklamalı.
Bazı illerimizde Milli Eğitim Müdürlüklerinin de öğrencileri filmi
izlemeye zorladıkları yazılıyor. Biraz düşünen bu zorlamanın
nedenini çakar. Umarım bu haber doğru değildir.
Yeni Belgeler, Bilgiler
– Yeni belgeler, bilgiler var mı filmde?
– Uzun yıllardır tarihimiz okullarda doğru ve yeterli okutulmuyor.
Tarihimizi doğru öğrenmediğimiz, okumaya da meraklı olmadığımız
için, genel izleyici bakımından birçok bilginin yeni olduğu
söylenebilir. Ama bu, değerlendirme çıtasını yerden sadece bir karış
yukarda tutmak demektir. Çok değil, biraz tarih bilenler için yeni
bir bilgi, belge yok. Sadece iki Fransız gazetesi var. Biri
hastalığından söz ediyor. Öteki Atatürk’ü diktatör olarak niteliyor.
Birçok olumlu, yüceltici yabancı gazete haberi, yazı, açıklama var;
ekip nedense bu yazıyı seçmiş! Filmde bu haksız nitelemeye karşı,
kısa da olsa bir yanıt yer almalıydı. Çünkü diktatörlük bambaşka,
korkunç bir şeydir. Nitekim Can Dündar Genç Bakış programında diyor
ki: “Fransız gazetesinin diktatör nitelemesine karşı bir duruşumuz
olmalıydı.” (5 Kasım gecesi, Kanal D)
Filmde böyle bir karşı duruşun zerresi yok. Tersine, bu iddiayı
destekleyen ifadeler var. Aşağıda belirteceğim.
– O dönemde birçok yabancı yazar, düşünür, bilim adamı ve
politikacının, özellikle de mazlum milletler liderlerinin Atatürk ve
dönemi hakkında yazıp söylediği birçok övücü, gurur verici
açıklamalar var. Neden hiçbirine yer verilmemiş de bu Fransız
gazetesinin nitelemesi seçilmiş?
– Bu soruyu Can Dündar’ın ve ekibinin yanıtlaması gerekecek.
Düşündükçe birçok şey zihnimi kemirip duruyor. Nedensiz ne yaprak
kımıldar, ne de bir seçim yapılır. Bu konuda Mustafa’cılara dört
değerli kaynağı hatırlatmak istiyorum: Bilâl N. Şimşir, Doğunun
Kahramanı Atatürk; Özer Ozankaya, Dünya Düşünürleri Gözüyle Atatürk
ve Cumhuriyeti; S. Çiller, Atatürk İçin Diyorlar ki (Varlık
Yayınevi, 1965); Atatürk’e Saygı (TDK, 1969).
– Umarım okurlar.
– Bir de dayanaksız iddialar, yakıştırmalar var ki bunlara yeni
bilgi demek bilgiyi aşağılamak olur.
– Ya Atatürk’ün not defterleri?
– Atatürk’ün not defterlerinden ikisi Şükrü Tezer ve Afet İnan
tarafından yayımlanmıştır. Harp Tarihi Dairesi’ndeki not defterleri
21 tanedir. Yeni ortaya çıkmış belgeler değildir, uzun yıllardan
beri biliniyor, yayımlanıyor. Meraklılar bilir. (Toplu bilgi için:
Ali Mithat İnan, Atatürk’ün Not Defterleri, Gündoğan Y., Ankara,
1969)
Hangi Atatürk?
– Can Dündar, Hürriyet’te sayın Ayşe Arman’a şöyle diyor: “Benim
bildiğim, benim okuduğum adam, bana anlatılan adama uymuyor. Benim
oğluma anlatılan da benim bildiğim adam değil.” (9 Kasım, Pazar eki,
8. sayfa) Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
– Can Dündar’ın Atatürk’ü, Mustafa filminde anlattığı Atatürk ise,
bu Atatürk’ün gerçek Atatürk’le pek az ilgisi var.
Can, Atatürk ve dönemini parça parça incelemiş. Geneli görmemiş.
Ormana bakmıyor, ağaç dallarıyla ilgileniyor. Mesela Atatürk’ün
laiklik anlayışını din karşıtlığı gibi algılıyor. Atatürk’ün
içkisine, yalnız bırakıldığına takıntılı. Hele Cumhuriyet dönemini
hiç anlamamış. Atatürk’ün sofracısı Cemal Granda’nın şişirilmiş,
uyduruk anılarını ve benzeri anıları, doğru ile yalanı daha
ayırdedemediği için gerçek sanıyor. Bu arada zaman zaman yeni
tribünlere oynadığı izlenimini de alıyorum.
Bir de şu var: Atatürk’ü psikolojisi ile anlatmak istiyor. Yararlı
bir yaklaşım. Ama bunu bir psikolog ya da ciddi bir hoby olarak
psikolojiyi seçmiş olan biri yapabilir. Can psikoloji bilmiyor.
Vamık D. Volkan ile Norman İtzkowitz’ın yazdığı Ölümsüz Atatürk adlı
kitaptan yararlanmış. Kitabı çok başarılı buluyor. (Hürriyet, 10
Kasım, s.6) Bir psikoloğumuz bu kitabı inceleseydi şaşırtıcı, akıl
karıştırıcı, bilimselliği çok şüpheli, Atatürk’ü acayip kalıplarla
çözümlemeye çalışan, tuhaf, esrarengiz bir kitap olduğu açığa
çıkardı. Atatürk’ü anlamak için başvurulacak bir kitap olmadığını
söyleyip bu konuyu kapatacağım.
Psikoloji, amatörler için çok kaygan, karmaşık bir alandır. İnsanı
gülünç eder. Dikkat!
(Bu kitabın etkisiyle Can diyor ki: “Babasız büyümek, bir ülke için
baba figürüne dönüşmenizde etken olabilir.” [Hürriyet, 10 Kasım,
s.6] Söz konusu kitapta işte buna benzer birçok yakıştırma var.
Mesela Atatürk’ün yurtseverliği şöyle anlatılıyor: “M. Kemal anasına
duyduyu sevgiyi, anasının ölümü üzerine vatanına yöneltmiştir.”
(Bağlam Y., 1998, s.290) Nasıl? Ne kadar bilimsel değil mi?)
Atatürk’ü anlamaya, anlatmaya, açıklamaya, çözümlemeye çalışan
birçok dürüst, doğru, değerli çalışma var. Can bunlardan yararlanmak
yerine bu komik kitaba takılıp kalmış. (Kendisine aydınlatıcı,
dürüst, baba bir kitap tavsiye edeyim: Prof. Dr. Şerafettin Turan,
Mustafa Kemal Atatürk, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2004)
Bu nedenlerle filmde ortaya, değişik bir Atatürk çıkmış. Ben oğlunun
bildiği Atatürk’ün –bilgisini koruyorsa– gerçek Atatürk’e daha yakın
olduğuna inanıyorum. Çünkü özellikle sevgili, sayın öğretmenler
Atatürk’ü saygıyla, özenle, ona yaraşır, yakışır bir dille
anlatıyorlar. Ne yapacaklardı yani? Öğrencilerine, Atatürk’ü,
filmdeki gibi özetle, ‘içkici, kadına düşkün, yalnız bırakılmış,
arkadaşsız, diktatör, unutulmaktan ödü patlayan, Mussolini’yi
çağrıştıran, emeklilik psikozu içinde birtakım işlere kalkışan bir
adamcağız’ diye mi anlatacaklardı?
Bu mudur Atatürk?
İnsaf!
Can Dündar da, ekibi de, danışmanları da, bence Atatürk’ü hiç
anlamamışlar. Atatürk olgusunun yüzeyinde, uzağında kalmışlar. Bilgi
yetersizliğinden kaynaklanan bazı önyargıları var ve bütün filmde
hiç sevgi yok.
Büyük insanlara, meraklı komşu gibi, paparazi gibi, hele softa
gözüyle bakılamaz. Can nerede durduğunu, kendisini savunan ve
alkışlayan bazı kalemlere bakarak kavrayabilir.
Fatih Sultan Mehmet, Kadırgalı Abdullah Molla anlatılır gibi
anlatılamaz. Tersi de olmaz. Biçim öze uymalı. Bu kural anlatım
sanatının temel kuralıdır.
Ayrıca takt diye birşey vardır ki Türkçeye denlilik, incelik diye
çevrilebilir. Bu yazık ki genç kuşakların örneğini pek az gördükleri
bir tutum. Bir şeyi incelikle anlatamıyoruz. Kabalık yaygınlaştıkça
yaygınlaşıyor. Oysa bilginin üslubu nazik, sesi sakindir.
– Can Dündar Atatürk’ün Armstrong’un Bozkurt kitabını hoşgörüyle
karşıladığını anlattıktan sonra genele seslenerek diyor ki: “Böyle
hoşgörülü Atatürk’ten siz sansürcü, ceberrut bir portre yaratmışınız
ve bize onu yutturmaya çalışıyorsunuz. Ben o Atatürk’ü benim liderim
saymıyorum. Ben kendi tanıdığım lideri anlatmaya çalışıyorum.” Siz
ne diyorsunuz?
– ‘Sansürcü Atatürk’ ne demek anlamadım. Lafın gelişi söylemiş
olmalı. ‘Ceberrut Atatürk’e gelince: Hiçbir uygar, vicdanlı,
sağduyulu, gerçeğe saygılı insan, Atatürk’ü ceberrut diye
nitelememiş, tanıtmamıştır. Şimdi de Atatürk’ü öyle anlatan ciddi,
gerçekçi tek bir inceleme, araştırma, hikâye yok. Kimse Atatürk’ü
Can’ın iddia ettiği gibi ‘ceberrut diye yutturmaya’ kalkışmıyor.
Atatürk’ü yakından tanıyan birçok kimse anılarını yazarak Atatürk’ü
anlatmıştır. Birkaçı: Yunus Nadi, Falih Rıfkı Atay, Y. Kadri
Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Kılıç Ali, Salih Bozok, M. Müfit
Kansu, Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü, Celal Bayar, Damar Arıkoğlu,
Fahrettin Altay, Hasan Rıza Soyak, Hüsrev Gerede, Kâzım Özalp, Afet
İnan, Sabiha Gökçen, Süreyya Ağaoğlu, Y. Kemal Tengirşenk, Aralov,
J. Grew, Madame Gaulis, General Sherill vb...
Hiçbirinde Atatürk ceberrut olarak anlatılmaz, anılmaz, ima bile
edilmez. Hiçbir okul kitabında da böyle bir niteleme yoktur. Çünkü
Atatürk ceberrut değildi. (Ceberrut= acımasız, zorba)
Can’ın ‘ceberrut Atatürk’ iddiasının ciddi bir dayanağı yok. Kendi
ileri sürüyor, kendi karşı çıkıyor. Gölge boksu yapıyor.
– Atatürk’ün ceberrut olduğunu yazmaya yeltenen hiç kimse yok mu?
– İstisnasız kural olur mu? Birkaç kişi var.
– Kimler?
– Bunlar Can Dündar’ı ve Mustafa filmini alkışlayanlar arasında yer
alıyorlar. Atatürk’e, “diktatör, bütün yetkileri elinde topladı,
söylediği kanundu, muhaliflerini temizledi” filan diyen, Mussolini
gibi kepaze bir adamı anıştıran da Can Dündar’ın kendi ve ekibi.
Filmde bir-iki sahne dışında, Atatürk’ün büyük, güzel özelliklerini
anlatan, yansıtan bir hava yok. Ne kadar sevgisiz bir işleyiş. Film
gittikçe karamsarlaşan, olumsuzlaşan, durgunlaşan bir havayla
sürüyor, final tüy dikiyor.
Can’ın yaptığı ile söyledikleri birbirini tutmuyor. Şimdiye kadar,
birkaç dinci ve Armstrong’tan başka hiç kimse Atatürk’ü, Mustafa
filmi gibi anlatmadı. Resmi anlatımın gölgesinde kalmayayım derken,
gerçeğin çok dışına, uzağına düşülmüş. Bu asla unutulmayacak bir
talihsizlik.
– Can Dündar Atatürk’e sansür uygulandığından yakınıyor.
– Atatürk’ü sansürlemek akla ve ahlaka aykırı bir şey. Ama koca bir
hayatın içinden cımbızla birkaç cümle, birkaç ayrıntı seçip de
bunları bir karakterin anahtarı diye ileri sürmek de sansür kadar
akla ve ahlaka aykırı bir davranış olur.
Atatürk Filmleri
– Can Dündar Hürriyet’teki Ayşe Arman röportajında diyor ki:
“Kimsenin bir Atatürk filmi yapma niyeti yok. Yapsalar 70 yıldır
yaparlardı. Kimse bir şey yapma derdinde değil..” Sizce doğru mu
söylüyor?
– Konuya uluslararası maceracılardan söz ederek gireyim. Biri
Laurence Olivier’nin oğluydu. Allahtan bunlara bir Atatürk filmi
çektirilmedi. Yalan yanlış olacağına hiç olmaması daha iyidir.
Mustafa filmi bu konuda uyarıcı bir örnek. Bilmeyen, anlamayan,
dersine çalışmayan bu konuya elini sürmesin!
Rahmetli Behlül Dal Atatürk’le ilgili beş-altı kısa film yaptı,
Devlet Tiyatrosu sanatçıları da oynadı. Zaman zaman televizyonlarda
yayımlanıyor.
Kültür Bakanlığı 1992’de Atatürk’le ilgili bir dizi film
yaptıracaktı. Bu yararlı düşünceyi gerçekleştirmek için birçok
yazara senaryo ısmarlandı. Fakat neden bilmem yalnız biri filmleşti:
Refik Erduran’ın Metamorfoz’u. Yönetmeni Feyzi Tuna. Bu film de
TRT’de yayımlanmıştır.
Son olarak TRT 1990’larda sayın Ziya Öztan’a iki dizi (ve film)
yaptırdı: Kurtuluş ve Cumhuriyet. Bu çalışmalar 1921 ile 1933
arasındaki en yoğun, anlamlı, eşsiz dönemi kapsıyor. Bunlar Ziya
Öztan’ın bilgisini, bilincini ve ustalığını kanıtlayan, işlediği
dönemi dürüstçe ve sanatlıca anlatan çalışmalar. Çekimleri toplam üç
yıla yakın sürmüş, on binlerce insanın katkısıyla var olmuşlardır.
Çok büyük yankı uyandırdıklarını söylemem gereksiz.
Özellikle bu iki önemli çalışmayı bir kalemde silip geçmesini, Can
Dündar’a hiç yakıştıramadım. Ustaya, emeğe, gerçeğe saygı lütfen!
Ama Mustafa filminin bir yararı oldu. Atatürk filmi yapmak için
çeşitli grupların çalışmalara başladığını duydum, çok sevindim.
Atatürk’ü doğru anlatmak, bu olumsuz, tuhaf, gerçeğe aykırı
çalışmalar, çabalar, yorumlar karşısında, bir vatan görevi, bir
ahlak borcu oluyor.
– Ek olarak “Biri yapsa da beynine binsek diye bekliyorlar” diyor,
eleştirileri ‘linç’ diye niteliyor.
– Bazı hususlardaki eleştirilerin haksızlığını, filmde
karşılıklarının bulunmadığını ben de kabul ediyorum.. Bunlara tepki
göstermekte haklı. Kendisine bu nedenle ‘sabır’ dilemiştim. Ama
birçok ciddi eleştiri, uyarı, yerme var ki, onları ‘linç’ diye
nitelemek kesinlikle doğru olmaz.
Mustafa filminin bazı sahnelerinde, bir milletin tarihi boyunca en
çok saygı duyduğu, arkasından en çok ağladığı bir kahramanın anısı
ve saygınlığı, yaralanıyor, incitiliyor.
Asıl linç bu.
Buna tepki gösterilmemesi, doğruların açıklanmaması çok hazin,
rezil, acı bir şey olurdu. Can Dündar, bu tepkilere, eleştirilere,
suçlamalara katlanmalı ve hiç gecikmeden bu yanlışlıkları,
eksiklikleri düzeltip filmi gerçeğe uygun, kahramanına saygılı hale
getirmelidir. Yani bana verdiği sözü tutmalıdır.
Atatürk’ü Anlamak ve Anlatmak
– Can Dündar diyor ki: “Atatürk’ün özel hayatını anlattığımız
söyleniyor. Ama aslında film onu anlatmıyor. Başka bir mücadele var
Atatürk’ün hayatında, ben onu fark ettim ama gelen tepkilere
bakıyorum da filme çok yedirememişim.”
– Fark ettiğini söylediği mücadeleyi açıklamayı biraz sonraya
bırakalım, önce şu sözlerini konuşalım. Atatürk’ün özel hayatını
anlatmıyorsa, filme bazı alışkanlıklarını, bazı nitelemeleri
sokuşturmasının nedeni, anlamı ne? Ne kazandırıyor bunlar filme,
Atatürk’e, Cumhuriyet’e, genç kuşaklara, çocuklara?
İncelikten, denlilikten yoksun bu üslup pek çok insanı incitiyor.
Bazı öğrencilerin filmden etkilenerek söyledikleri Atatürk
aleyhindeki sözleri duyuyor ve ürperiyorum. Film bütün okullara
pazarlanıyor. Can filmin öğrencilere pazarlanacağını bilmiyor muydu?
Bilmemek olur mu? Asıl hedef kitle öğrenciler! Para ordan gelecek.
Pazarlanınca bazı sahnelerin, sözlerin, nitelemelerin çocukları
nasıl olumsuz etkileyeceğini hiç mi hesaba katmadı? 32. Gün’de iki
kişi, bu anlatımı, resmi söylem dışında özel bir eser olmanın gereği
gibi savundu.
Resmi söylem dışında, özel bir eser olmak, kalın, kaba, hoyrat,
sorumsuz olmayı mı gerektiriyor? Haksız davanın savunucusu olmak ne
güç. İnsanı yanlışın arkasında durmaya zorluyor.
Sanatçının önüne malzeme yığılır. Sanatçı aklı, sağduyusu, zevki ve
bilinciyle bu yığını ayıklayıp seçmesini bilen kişidir. Yoksa
çalışma, deli kızın çeyiz bohçasına döner ya da saatli bombaya ya da
zehir çanağına.
Mustafa adı verilen filmin büyük kusuru şu:
Atatürk olgusu iki saate sığdırılamaz elbette ama film bu olgunun
özünü yansıtmalıydı, o yok. Bu olguyu iki sözcükle özetleyeyim:
Kurtuluş ve çağdaşlaşma.
Dört yandan işgal edilmiş yoksul, çağdışı bir ülke. Para yok, silah
yok, örgüt yok, galipler yüz yıllık hazırlıklarının ürünü olan Sevr
Andlaşması’nı dayatarak Türkiye’yi parçalamak ve ebediyen denetim
altında tutmak istiyorlar. Anadolu’yu 400.000 silahlı kuvvet işgal
ediyor. Teslimiyetçi ve işbirlikçi İstanbul yönetimi Sevr’e,
parçalanmaya, denetim altında yaşamaya razı olmuş. On yıl süren
savaşlar halkı bitirmiş. Atatürk işte bu yaman koşullar içinde
kurtuluş ve bağımsızlık bayrağını açıp milletiyle birlikte vatanını
kurtaran adamdır.
Bu kadar mı? Hayır.
Dahası var: Bağımsızlığın kazanılmasından sonra her alanda
çağdaşlaşmayı ve kalkınmayı başlatır. Bu, bir büyük hayat hamlesi,
sömürücü Batıya karşı da çok ciddi bir önlemdir. Büyük ve ebedi
kurtuluş budur. Sömürüden, horlanmaktan, bilgisizlikten,
ilkellikten, bağnazlıktan, kurbanlık koç olmaktan, Batı karşısında
elpençe divan durmaktan, maddi manevi kölelikten kurtuluş!
Bu hamle iki ayaklıdır: Birinci ayak sosyal, kültürel, manevi
kalkınma, ortaçağdan yeni çağa geçiş, kadının eşit haklar kazanması,
aklın ve vicdanın özgürlüğe kavuşmasıdır, milletleşmedir, yani
Anadolu rönesansı ve hümanizmasıdır.
İkinci ayak maddi kalkınmadır. 1923’te yüz küsur fabrika vardı,
1933’te, on yıl içinde, fabrika sayısı iki bin küsur olmuştur.
Durgun, çağdışı bir köylü toplumu Cumhuriyet’le birlikte silkiniyor,
üretici, çağa açık, yaşayan bir toplum olmaya başlıyor. 15 yıllık
kalkınma hızı ortalaması %10, sanayileşme oranı % 19’dur ki dünya
rekorudur. Atatürk işte bu müthiş hayat hamlesinin de öncüsü,
mimarıdır. Bugün neyimiz varsa hemen hepsini kendisine borçlu
olduğumuz insan.
Açıkçası, dünyada hiç benzeri olmayan biri!
Mustafa filminde bu yok işte, Atatürk yok!
Başka? Emperyalizm yok, kapitülasyonlar yok, Sevr yok, Lozan yok,
çağdaşlaşma yok, devrimler yok, laiklik yok, millet mektepleri yok,
halkevleri yok, eğitim destanı yok, demiryolcular yok, sağlık
mücadelesi yok, Medeni Kanun yok, aklın özgürleşmesi yok, gençlik
yok, konservatuar yok, sanat yok, öğretmene verilen büyük önem yok,
üniversite yok, fabrikalar yok, Atatürk’ün bağımsızlık ve uygarlık
bayrağı altında toplanan halk, o fedakâr, çalışkan, bilinçli millet
yok, o canlılık, saygınlık, umut, güven, yaşama sevinci, birlik ve
dirlik yok.
Vatan padişahın mülküydü, milletin oldu; saltanat hanedanın
hakkıydı, millete geçti; halk padişahın kuluydu, vatandaş oldu. Bu
bir Doğu ülkesi için hayal bile edilemez, emsalsiz, olağanüstü,
mucize gibi bir devrimdir.
Atatürk bunlar demektir.
Filmi ruhsuz, özsüz, etkisiz, eksik yapan bunların olmaması,
kurtuluşu ve atılımı yansıtmamasıdır. Bunlarla ilgili birkaç sözcük
yok değil. Ama bir kurtuluş destanı ve büyük hayat hamlesi bir-iki
fırça dokunuşuyla anlatılamaz. Filmdeki bu ruhsuzluk, Atatürk’ü
küçültmeye, Milli Mücadele’yi önemsizleştirmeye, Cumhuriyet’i
yermeye çalışan kafa ve kalemleri sevindirmiş, memnun etmiş
görünüyor. Bu durum Can gibi çağdaş bir Cumhuriyet genci için
iftihar edilecek bir durum değil.
– Atatürk’ü neden anlamakta, anlatmakta zorlanıyoruz?
– Biz dâhisi az bir milletiz de ondan. Bir dâhiyi anlamanın,
kavramanın, açıklamanın, yorumlamanın, çözümlemenin, tanımlamanın,
betimlemenin acemisiyiz. Deneyimimiz çok az. Biz Fatih Sultan Mehmet
gibi bir dâhiyi de gerektiği gibi yorumlayabilmiş, açıklayabilmiş
değiliz. Atatürk’ü, tarihin bir döneminde var olmuş ünlü bir asker,
bir siyasi lider gibi anlamak ve böyle anlatmak, Atatürk’ü hiç
anlamamış olmak demektir. Bir dağ gibi yaklaştıkça büyüyor, görme
alanımızın dışına taşıyor. F. Rıfkı Atay diyor ki: “Bir fıkrasından,
bir hikâyesinden, bir yazı veya nutkundan hemen anladığımızı
sandığımız Gazi, aradıkça yeni bir sır verir.” (Çankaya, s.686)
Şimdi neyi fark ettiğine gelelim.
– Fark ettiği hususu şöyle açıklıyor: “Asıl mücadele, ne
Yunanlılara, ne asi Kürtlere, ne de gericilere karşı veriliyor.
Atatürk’ün asıl mücadelesi, ‘iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirme
meselesi.’ Ben bütün mücadelesini topyekûn elden geçirdiğimde bunu
gördüm...”
– Akşamdan sonra sabahlar hayrolsun! Bu anlattığı şey, çağdaşlığın,
cumhuriyetin, özgürlüğün ve milliliğin özünü oluşturan laiklik. Şu
bildiğimiz laiklik. Fransız devriminden ve TBMM’nin Ocak 1921’de
kabul ettiği anayasanın ilk maddesinin yürürlüğe girmesinden beri
dünyada ve Türkiye’de geçerli olan devlet niteliği. 1921
Anayasası’nın ilk maddesi şöyle: “Egemenlik kayıtsız şartsız
milletindir.” Böylece ilahi egemenliğin yerini halk egemenliği alır.
Egemenliğin kaynağı gökten yere iner. Bunu doğal olarak saltanatın
kaldırılması, Cumhuriyet’in ilanı, hilafete son verilmesi, eğitimin
birleştirilmesi, Medeni Kanun’un kabulü, laikliği güçlendiren öteki
devrimler, kurumlar ve kanunlar izleyecektir. Şunu da belirteyim,
Atatürk’ün asıl mücadelesi çağdaşlaşmadır. Laiklik çağdaşlaşmanın
bir parçası, olmazsa olmaz özelliğidir. Türkiye’nin uygar yüzünü
çağdaşlaşma çabası oluşturur.
Kısa bir ek yapayım: Laiklik dinsizlik değildir, din karşıtlığı da
değildir, Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün din ile, dindarlar ile hiçbir
sorunu olmamıştır. Cumhuriyet’in ve Atatürk’ün karşı olduğu husus
din ticareti, din aktörlüğüdür; dini çıkar, iktidar, siyaset, halkı
kandırmak için kullanmak, sömürmektir, insanlarımızı aldatmaktır,
hurafelerdir. Bu sömürüye, aldatmaya kuşkusuz her gerçek dindar da
karşıdır. Din sömürücüleri o zaman da sorundu, bugün de sorundur,
yarın da sorun olacaktır.
Can Dündar Mustafa filminde laikliği, onun hayati önemini,
demokrasinin altyapısı olduğunu anlatıyor mu? Hayır. Konuşmasında
üzerinde duruyor ama filmde önem bile vermiyor. Filmde Atatürk’ün
laikliği tanımlayan, anlatan, açıklayan, savunan, yerleştirmeye
çalışan, güçlendiren birçok sözünden bir-ikisini kullanıyor,
röportajlarında bu sözleri din karşıtı söylemler gibi yorumluyor.
Hatta Ayşe Arman’la yaptığı konuşmada diyor ki: “Bütün insanlık
tarihinde dinin, tamamen siyasal ve toplumsal hayattan silinmesinden
söz ediyor. Bu kadar radikal bir lider.”
Koskocaman bir yanlış!
Atatürk –ve arkadaşları– dünyadan ve tarihimizden ders ve ibret
alarak, dini vicdanlara emanet etmiş, din ile siyasal hayatı ve
devlet işlerini birbirinden ayırmışlardır. Ama toplumsal hayattan
silinmesini istememişlerdir. Dini toplumsal hayattan silmek istemek,
düpedüz yasaklamak demektir. Hepsi buna güçlerinin yetmeyeceğini
bilecek kadar akıllı ve dine saygılı insanlardı.
Atatürk ve arkadaşları dini, ibadeti, ezanı, kurbanı, orucu,
fitreyi, zekatı, dini bayramları, mevlidi, imamları, müezzinleri,
müftüleri yasakladı mı? Hayır! Camileri, mescitleri kapattı mı?
Hayır! Atatürk, Elmalılı M. Hamdi Yazır’a kendi cebinden para
vererek Kuran’ı çevirtmiş ve yorumlatmış mıdır? Evet! Öyleyse
Atatürk’ü bu taş gibi gerçekleri dikkate almadan anlatmaya,
açıklamaya çalışmak, iyi niyetle, gerçeğe saygı ile bağdaşır mı?
Atatürk’ün aklıyla vicdanı arasında kaldığı anlar olabilir.
Arayışlardan geçen iman daha güçlü, bilinçli imandır. Ben din
bakımından Atatürk’ün kişisel durumu konusunda, ölene kadar
yakınında bulunmuş olan Hafız Yaşar Okur’a inanırım. O, Atatürk’ü
inançlı, saygılı bir Müslüman olarak anlatıyor. Yabancı gazetelerde
çıkan uydurma röportajlara, hele bizim sahte tarihçilere hiç
inanmam. Ben Atatürk dönemini yaşadım. Hiçbir iddia, hayattan,
gerçeklerden daha güçlü olamaz. (Meraklısı için: Hafız Yaşar Okur,
Atatürk’le On Beş Yıl, Sabah Yayınları, İstanbul, 1962)
İnsan Atatürk
– Bazı izleyenler, filmde insan Atatürk’ü gördüklerini söylüyorlar..
– Bu kimseler galiba insan kavramını zaaflar karşılığı
kullanıyorlar. “Atatürk şöyle içki, böyle sigara içerdi” vb. deyince
bu, insan Atatürk’ü anlatmak mı oluyor? Atatürk’ün gizli saklı bir
hayatı yok. Her şeyi bilinir. Birçok kitapta anlatılıyor. Bilmeyen
bilgisizliğinden bilmiyor.
Ne var ki bir çalışma çocuklara da yönelik bir çalışma ise özenli,
dikkatli bir dil kullanılması ya da bunların ihmal edilmesi bir
uygarlık gereğidir. Ayrıca, insan zaaflardan, alışkanlıklardan
ibaret değildir. Sağlıklı bir kişilikte zaaflar küçücük bir yer
tutar. İnsanı insan yapan başka özellikler, nitelikler, değerler
var. Bir karakteri zaaflar değil, bunlar çizer.
Filmde, Atatürk’ü büyük insan yapan özelliklere, niteliklere, güzel
duygulara, büyük düşüncelere hiç değinilmiyor. İnsan Atatürk’ü
anlatan ne kadar çok, ne kadar güzel, zarif, olağanüstü olaylar,
hele yöneticilerin, siyasilerin, düşün adamlarının örnek ve ders
alması gereken nice davranışları var. Biri bile anımsatılmıyor.
Bu konuda Hegel’in bir açıklaması var. Çok beğendiğim için aktarmak
istiyorum. Diyor ki: “Hiçbir kahraman uşağı için kahraman değildir.
Kahraman, kahraman olmadığı için değil, uşak, uşak olduğu için.
Kahraman uşağa, kahraman olarak değil, yiyen, içen, giyinen,
kısacası ona kendi özeline özgü arzuları, düşünceleri ve
gereksinimleri olan bir birey olarak görünür.”
Bütün biyografi yazarları için bir başucu sözü.
Hegel “Kahramanlara uşağının gözüyle bakmayın, anahtar deliğinden
değil, cepheden bakın, bakışlarınızı kahramanın başına kaldırın’’
diyor! (Atatürk’ün özel hayatı hakkında bilgi edinmek isteyenler
için üç kitap: Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, Sel Y.,
İstanbul, 1955; İlknur Güntürkün Kalıpçı, Her Yönüyle İnsan Atatürk,
Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü Yayını, Bursa, 2002; Dr. İsmet
Görgülü, Atatürk’ün Özel Yaşamı, Uydurmalar, Saldırılar, Yanıtlar,
Bilgi Yayınevi, Ankara, 2003)
– “Bu film Atatürk’ü yarı ilahlıktan yere indiriyor, aramıza
getiriyor” diyenler de var. Ne diyorsunuz?
– Bunlar sanırım Atatürk hakkında pek az kitap okumuş, o dönemi iyi
incelememiş kimseler. Atatürk hiçbir ciddi, önemli, kaynak niteliği
taşıyan kitapta ilahlaştırılmış değildir. Elbette bizden biridir ama
çok farklı biri, bir dâhidir, büyük bir kahramandır, büyük asker,
büyük devlet adamı, büyük önder, büyük insandır. Türkiye’yi ölüm
uçurumuna yuvarlanmaktan kurtaran insandır.
Böyle olduğu için böyle anlatılır. Resmi olarak da böyle anlatılır,
özel olarak da böyle anlatılır. Resmi anlatıma benzemesin diye bu
nitelikleri, başarılarını, yaptıklarını yok mu sayacağız? Yok
saymak, gerçeği karartmak olur, yalancılık olur, hatta edepsizlik
olur. Noksan anlatmakla abartmak arasında hiçbir fark yok. İkisi de
yalancılık.
Ben, yetersizliğimi aşabilmek için Atatürk ve dönemi hakkında bir
şeyler yazmadan önce, Atatürk’ü görmüş, o dönemi yaşamış bütün görgü
tanıklarının anılarını, notlarını okuyarak, Atatürk hakkındaki
gözlemleri, bilgileri derlemiş, sınıflandırmış, büyük bir dosya
hazırlamıştım. Atatürk’ü bu yolla bir bütün olarak tanımaya,
anlamaya, kavramaya çalıştım. Atatürk ve dönemi hakkında ancak
bundan sonra yazı yazmaya cesaret edebildim.
Atatürk hakkında bir şeyler söylemek, yazmak isteyenlere böyle bir
ön hazırlık yapmalarını tavsiye ederim. İnsanı hem tarihin, hem
milyonların önünde gülünç ya da hazin duruma düşmekten kurtarır.
Görgü Tanıklarının Gözüyle Atatürk
– Bu görgü tanıkları Atatürk’ü nasıl anlatıyorlar?
– Özet olarak aktarıyorum: Zarif, nazik, terbiyeli, dâhi, belleği
çok güçlü, gerçekçi, dikkatli, çok çalışkan, ateş altında korkusuzca
duran, iyimser, düzenli, temiz giyinen, savaşta bile her gün tıraş
olan, her gün yıkanan, görev ânında ciddi, genel olarak neşeli,
bazen muzip, güzel ve etkili konuşan ve yazan, sanatsever, kadınlara
çok saygılı, insancı, çok kitap okuyan, onurlu, vefalı, duygulu,
şefkatli, utangaç, sohbetten hoşlanan, doğa âşığı, çocukları seven,
halkın arasına karışmaktan hoşlanıp mutlu olan, halkına güvenen,
ahlakça demokrat, çağdaşı liderlerin aksine demokrasiyi öven, bütün
komşularıyla ve dünya milletleriyle barışık, güzel dans eden, zeybek
oynayan, türkü, şarkı söyleyen, kendisiyle alay etmesini de bilen
bir bilge, halkına hesap veren, kitap yazan, durmadan yurdu dolaşan
bir önder, kendinden sonra da işleyecek, demokrasiye açık bir rejim
kurmuş ileri görüşlü, sahici bir devlet adamı, bir öğretmen, bir
öncü, bir devrimci, askerlik sanatına katkıda bulunmuş bir büyük
asker; rahatı değil, milletinin yararı için suikast ve iftiralarla
dolu çetin bir geleceği göze almış bir sosyal kahraman, bir insan,
adam gibi bir adam. Görgü tanıklarının ortak olarak anlattıkları
Atatürk bu.
– Bu özelliklerin Mustafa filmindeki Atatürk’le bir ilgisi var mı?
– Hayır. Ne gezer! Can Dündar ve arkadaşları çok dar bir açıdan
bakarak, bambaşka bir Atatürk kurgulamışlar. Gerçeğe ihanet
etmişler.
Filmin Adı
– Filmin adını nasıl buluyorsunuz?
– Atatürk’ün adı, ortaokul birinci sınıftan beri Mustafa Kemal’dir.
Samsun’a M. Kemal Paşa olarak çıkmıştır. Sakarya Savaşı’ndan sonra
Gazi M. Kemal Paşa olmuştur. Eşi Latife Hanım kendisine ‘Kemal’ diye
seslenir. Milli Mücadele sırasında halk, askerlerden, “Kemal’in
askerleri” diye söz eder. Bu söylem bugüne kadar gelmiştir. Şimdi
benden kitaplarımı imzalamamı isteyenler “Kemal’in öğretmeni”,
“Kemal’in öğrencisi”, “Kemal’in kızı” diye yazmamı diliyorlar.
Soyadı kanunundan sonra adı Kemal Atatürk olmuştur. Kendisine genel
olarak Atatürk diye seslenilmiştir. Film adı olarak Mustafa, M.
Kemal Paşa’yı, Gazi’yi, Gazi M. Kemal Paşa’yı, Kemal Atatürk’ü,
Atatürk’ü kucaklamıyor, kapsamıyor, içermiyor, temsil etmiyor.
Yabancı, uzak duruyor. Film Atatürk’ü annesinin gözüyle, onun
açısından anlatsaydı, Mustafa adı doğru bir seçim olurdu. Ama
Zübeyde Hanım 1923’te , Cumhuriyet ilan edilmeden, Türkiye tam
bağımsız olmadan önce öldü. Oysa Atatürk’ün hayatının en anlamlı,
yoğun, olağanüstü dönemi annesinin ölümünden sonradır. Sadece
çocukluğu anlatılsaydı Mustafa adı uygun düşerdi. Orhan Asena’nın bu
adı taşıyan bir çocuk oyunu var.
Atatürk sözcüğü birçok olguyu, oluşu, değerleri içeren bir kavram
olmuştur. Mustafa bu kavramı karşılamıyor. Atatürk’e yabancı
düşüyor.
Yanlışlar
– Yanlışlıklara, kusurlara geçelim mi?
– Peki. Önce, şu başlangıçtaki mezar sahnesine değineyim. Bir
kurtarıcının hayatının anlatıldığı bir filmin bir korku filmi gibi
başlaması açıklanamaz bir tutum. İlk izlediğimde bu kara sahne ile
başlayan film giderek açılacak, aydınlanacak ve öyle bitecek umudunu
taşımıştım. Film bu ilk sahneyi çağrıştıran karamsar, karanlık bir
sona doğru yürüdü ve bitti. Özensiz, bilinçsiz, karanlık, zevksiz
bir yaklaşım.
– Atatürk’ün kardeşi Ahmet’in cesedinin çakallar tarafından
parçalandığı doğru mu?
– Yazan Şevket Süreyya Aydemir. Yazıyor ama gerçek demiyor, söylenti
(nakil) olduğunu belirtiyor. (Tek Adam, 1. c., s.29) Söylentiyi
şöyle aktarıyor: “3 yaşında ölen Ahmet sahilde kumluk bir mezara
gömülmüş, gece dalgalar cesedi açığa vurmuş, çakalların saldırısına
uğramış.”
Söylenti olduğu şuradan da belli ki Müslüman mezarları deniz
kıyısında, kumsalda olmaz. Ölü toprağa gömülür.
Bu söylenti filme ne katıyor? Hiç. Filmden ne götürüyor? Çok şey.
Destansı bir hayatın filmi böyle başlar mı?
Çanakkale
– Gelelim Çanakkale’ye.
– Filmde Sofya’dan sonra Çanakkale savaşına geçiliyor ama pat diye.
Filmde diyor ki: “Kendini Çanakkale’de buldu.” Kendini savaşta
bulmadı, cephede bir görev alabilmek için Harbiye Nezareti’ne
cephede görev verilmesi için ısrarla yazmış, sonunda 19. Tümen’e
atanmıştır.
Gelibolu Yarımdası’nın bir çıkarmaya karşı ilk savunma düzenini
Atatürk kurmuştur. Liman von Sanders Paşa bu düzeni tersine
çevirmiş, kuvvetleri, silahları geriye çektirmiş, bu yanlış,
binlerce Türkün kanıyla kapatılabilmiştir.
Filmde anlamca deniyor ki: “Savaşta, Bulgaristan’da edindiği askeri
bilgilerden yararlanacaktı.” Bulgaristan’da askerlik bakımından
Atatürk’ün bilemediği, öğreneceği ne vardı acaba? Can ve ekibi
anladığım kadarıyla Atatürk’ün askerliğin büyük sanatçısı olduğunu
bilmiyorlar.
– Çanakkale nasıl anlatılıyor?
– Hiç anlatılmıyor desem yeridir. Oysa Çanakkale’nin Türk tarihinde
çok büyük, kutsal bir yeri vardır. Atatürk de tarih sahnesine
Çanakkale’de çıkar. Orada, iki yüz yıldır karşısında titrediğimiz
emperyalizmi yendik.
Atatürk Çanakkale’de dört büyük zaferin kahramanıdır: Arıburnu, 1.
Anafartalar, 2. Anafartalar ve Conkbayırı. Savaşın geneline,
düşmanlara, subay-asker Çanakkale kahramanlarına ve bu zaferlerin
ilk üçüne hiç değinilmiyor. Sadece iki şeye yer veriliyor:
Atatürk’ün Madam Corinne’e yazdığı bir aşk mektubundan birkaç satır
(Hoş bir mektup ama Corinne’den okumak için roman istediği mektup
daha anlamlıydı. Atatürk’ü daha iyi anlatıyordu) ve Conkbayırı
Savaşı’na kısa bir dokunuş. Conkbayırı Savaşı da ne yazık ki doğru,
iyi, güzel aktarılmıyor. Tarihteki son büyük süngü savaşıdır.
Çanakkale Savaşı’nın dönüm noktasıdır. Bu savaşta düşmanı kovalayan
askerlerimize ‘Uçan Türkler’ denilmiştir. Filmde Atatürk’ün
askerlere yaptığı ünlü konuşma verildikten sonra uydurma bir parça
geliyor. Güya savaş sona erince bir komutan Atatürk’e sormuşmuş,
“Ordularınız nerede?” diye; Atatürk de ‘ceset tarlalarını
göstererek’ demişmiş ki: “İşte ordularım!”
Ne böyle bir soru, ne de böyle bir cevap var. Yabancı ve yalancı bir
kaynaktan alınmış uydurma bir diyalog. Biz ‘ceset tarlası’ demeyiz,
şehitlerimize saygımız vardır, olsa olsa ‘şehitler’ deriz. Nereden
buluyorlar böyle uydurma lafları? Magazinci bakış böyle bir şey
olmalı.
Conkbayırı Savaşı’nda ‘ordular’ yoktu. Conkbayırı Savaşı’nı iki
kahraman alay başlatmıştır. Conkbayırı Savaşı’nın tarihi de rumi
takvime göre veriliyor, 28 Temmuz diye. Güncelleştirilmesi
gerekirdi. Conkbayırı Savaşının tarihi 10 Ağustostur, böyle bilinir.
Anadolu’ya Ne Zaman Gitmiş
– “İstanbul’da işi ve parası bitince Anadolu’ya geçti” gibi bir
cümle var mı filmde?
– Tam anımsamıyorum ama buna yakın bir anlatım var. Salt bu cümle
var mı yok mu diye doğrusu filmi bir daha izlemeye katlanamam.
Anlaşılan Can ve ekibi, Atatürk’ün Kasım 1918’den Mayıs 1919’a
kadarki süre içinde İstanbul’da ne yaptığını bilmiyor. Alev
Coşkun’un Samsun’dan Önce Bilinmeyen 6 Ay adlı son çalışmasına bir
göz atmalarını dilerim.
Vahidettin Sahnesi
– Vahidettin’le vedalaşma sahnesi için ne diyorsunuz?
– Bu sahneyi anlatan kim?
– Sahi kim?
– Atatürk’ün kendi. Mütareke dönemi anılarını Falih Rıfkı Atay’a,
Mahmut Soydan’a ve Yunus Nadi’ye anlatıyor, bu anılar aynı günlerde
yayımlanıyor. Atatürk, veda sırasında Vahidettin’in şöyle dediğini
aktarıyor:
“Paşa, Paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların artık
hepsi bu kitaba girmiştir. Tarihe geçmiştir. Bunları unutun. Asıl
şimdi yapacağın hizmet, hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa,
devleti kurtarabilirsin.”
Mustafa filminde bu sözler yer alıyor ama arkası gelmiyor. Oysa
Atatürk, Vahidettin’in bu cümlesini bir amaçla aktarıyor.
Aktardıktan sonra, bu sözün gerçek anlamını yorumluyor, açıyor,
Vahidettin’in bencilliğini, acizliğini, ufuksuzluğunu, Milli
Mücadele ile hiç ilgisinin olmadığını anlatıyor.
Mustafa filminde Atatürk’ün anıları, dincilerin istedikleri gibi
kullanılıyor. Bu iyi niyetle de, bilinçle de, belgeselcilik
ahlakıyla da bağdaşır bir tutum değil.
Tek kelimeyle ayıp!
Bu konuyu uzatmaya gerek yok. Meraklısı Atatürk’ün Hatıraları’nı
okuyabilir. (F.R. Atay, s.122-124, T. İş Bankası Y., 1965; yeni
yayını: İsmet Görgülü, Atatürk’ün Anıları, s.219-222, Bilgi Y.,
1997)
Ayrıca benim Vahidettin, M. Kemal ve Milli Mücadele adlı kitabıma
bakılabilir. Bu kitapta Vahidettin ve Atatürk ile ilgili bütün
iddialar, yanlışlar, yalanlar ve doğruları yer alıyor, tabii bu veda
sahnesi de (s.232-285).
Okurlarımın affına sığınarak bir hususu belirtmeyi gerekli
görüyorum: Söz konusu kitabım, Vahidettin, M. Kemal ve Milli
Mücadele hakkındaki bütün yalanların, yanlışların ve yutturmacaların
derlendiği, sağlam belgelerle doğrularının açıklandığı 780 sayfalık
bir çalışmadır. Bu çalışmaya bakmadan yakın tarihimizi anlatmaya
çalışanların çoğu, yalan, yanlış ve yutturmaca tuzaklarına
yakalanıyorlar.
Dinciler, o cümleyi, Atatürk’ün açıklamasını vermeden, yani
hokkabazlık yaparak, Vahidettin’i aklamak, Milli Mücadele’yi
planlamış gibi göstermek için kullanırlar. Bu hayali kanıtlamak için
bin dereden su getiriyor ve gülünç oluyorlar. Hem tarihe, hem
okuyucularına, hem sağduyuya saygısızlık ediyorlar.
Can Dündar bir belgeselci olarak ya bu sahneyi Atatürk’ün yorumu ile
tamamlamalıydı, ya da bu sahneye hiç yer vermemeliydi. Tamamlamadığı
için tarihi tersine çevirmeye çabalayan yutturmacılar kafilesi
içinde yer almış oluyor.
32. Gün’de şöyle bir açıklama yaptı: “Bu sahneden sonra İngilizlerin
Atatürk’ün geri çağrılmasını istedikleri, Vahidettin’in de
İngilizlerin bu isteğini yerine getirdiği veriliyor.” Bu bilgi,
Vahidettin’in Milli Mücadele’yi planlamadığını belirtiyormuş.
Belirtmiyor oğlum!
Ne kendini kandır, ne bizi oyala. Düzelt o sahneyi!
Samsun’a Gidiş
– Filmde “meçhule gidiyordu” deniliyor.
– Atatürk’ün programının kaynakları çok eskilere dayanır. Mesela
Misak-ı Milli’nin esaslarını 1907’te belirlemiştir (A. Fuat Cebesoy,
Sınıf Arkadaşım Atatürk, s.135 vd., İnkılap K.). Şapka hakkındaki
görüşünün tarihi 1910’dur. Cumhuriyet hakkındaki görüşünü arkadaşı
Kâzım Özalp’e 1913 Ekiminde, Milli Mücadele ile ilgili düşüncesini 5
Kasım 1918 günü Adana’da, A. Fuat Cebesoy’a açıklamıştır.
Atatürk, Samsun’a, olgunlaşmış, birçok olasılığı dikkate alan, geniş
bir programla çıkmıştı. Genelkurmay İkinci Başkanı’yla birlikte
hazırladığı yetki belgesi de, konuşma ve eylemleri de bunun açık ve
ayrıntılı kanıtıdır. Atatürk için meçhule (bilinmeze) gidiş söz
konusu değildi. Ordusunun başına, özelliklerini ateş altında
tanıdığı halkının içine gidiyordu.
K. Karabekir Paşa Olayı
– Filmde Atatürk’ün Erzurum’da, askerlikten istifa ettikten sonra K.
Karabekir’in bir bölükle geldiğini görünce tutuklamaya geldiğini
sanarak heyecanlandığı, korktuğu anlatılıyor. K. Karabekir Atatürk’ü
selamlayarak, “Emrinizdeyim Paşam, ben, subaylarım ve erlerimle
emrinizdeyim” diyor. Bunun üzerine Atatürk rahatlıyor. Bu sahne
doğru mu?
– Hayır. Bu sahne bu haliyle sadece Rauf Orbay’ın Atatürk’ün
ölümünden sonra, 1941’de K. Karabekir’e yazdığı özel bir mektupta
yer almaktadır. O günü yaşayan birçok insan var: Başta K. Karabekir,
Kâzım Dirik, Cevat Abbas, Hüsrev Gerede, M. Müfit Kansu, Süreyya
Yiğit ve Refik Saydam. R. Saydam’ın dışında hepsi anılarını
yazmıştır. Hiçbirinin anısında Rauf Orbay’ın anlattığı gibi bir
sahne yok. Zaten Atatürk’ün tutuklanacağını sanarak heyecanlanması,
korkması için bir neden de yok. Çünkü hepsi üç gün önce, 6 Temmuz
1919 Pazar günü toplanmış, her durumda emirlerini dinlemek üzere,
baş olarak Atatürk’ü seçmişlerdir. Verdiği sözü çiğneyerek,
İngilizlerin uşağı İstanbul’un emri ile Atatürk’ü tutuklamaya
gelmesi Karabekir Paşa için şerefsizlik olurdu. Bu sahne özellikle
Karabekir Paşa’ya hakarettir.
Atatürk’ün, o kadar sevdiği, kutsal saydığı askerlikten ayrıldığı
için üzüntülü olması doğaldır. Bu hava içinde Karabekir Paşa gelir,
Atatürk’ü teselli eder. Anılarında bu sahneyi şöyle yazıyor: “Ben
kendisine hürmet ve samimiyette kusur etmeyeceğimi pek samimi ve
ciddi bildirdim. Hazır ol vaziyetinde selamla, ‘Bundan sonra dahi ne
emirleriniz varsa yapmayı şeref bilirim’ dedim.” (Karabekir,
İstiklal Harbimiz, 1969, s.71; Rauf Bey’in mektubunu hatıraların
sonuna ekleyen Karabekir Paşa değil, kitabın yayıncısıdır. Aynı
sayfada notu var.) Gerçek budur, bu kadardır.
– Rauf Orbay’ın bu güzel sahneyi böyle abartmasının, olmayan
duygularla gölgelemesinin nedeni nedir?
– Bu uzun bir konu. Özetin özeti olarak Rauf Orbay’ı abartıcı,
duygucu diye tanımlamakla yetineyim.
Yakın tarihimizi ve kahramanlarını anlatmaya soyunan bir insan ya da
bir ekip, önce alan taraması yapar, önemli bütün eserleri bulup
inceler, fişler, bir olaylar ve kişiler çizelgesi çıkarır, kaynaklar
arasındaki çelişkileri, yanlışları, tutarlılıkları saptar, akışa ve
güvenilir kaynaklara uymayanları ayırır, doğru verilerden
yararlanarak, gerçeğin resmini belirler.
Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir belgesel filme bu kadar yanlış
ve eksik nasıl sığdırılır?
Bu özel bir marifet.
TBMM’nin Açılışı
– Filmde Atatürk’ün Meclis’i, 23 Nisan 1920’de birçok dini değeri
kullanarak açtığı söylendikten sonra deniyor ki: “Dayandığı bu
güçlerle ilerde hesaplaşacaktı.” Böyle mi oldu gerçekten?
– Meclis’i açarken o dönemin kurumlarından, eğilimlerinden
yararlanmaktan daha doğal ne olabilir? 600 yıllık bir düzene karşı
çıkılacaktı. TBMM bir ihtilal kuruluşudur. Ama Atatürk ve
Cumhuriyet, ilerde, din ile değil, irtica ile, ortaçağ ile,
yobazlıkla, bunlara kucak açanlarla hesaplaştı. Altını çize çize
söylüyorum, Atatürk’ün de, Cumhuriyet’in de dinle, dindarla bir
sorunu olmamıştır.
Birçok olaylar uydurarak tersini iddia edenler Atatürk karşıtı
dincilerdir. Şimdi bu iddiayı paylaşan forması başka Atatürk
karşıtları da vardır. Doğru tarihi bilselerdi, hiçbiri Atatürk
karşıtı olmazdı. Sahte tarihler ve maksatlı söylentilerle
yetiştiler. Bu yüzden Atatürk’e karşılar. İnanıyorum ki bir gün
doğru tarihi öğrenecekler ve bu yapma, tehlikeli ikilik bitecek.
Can Dündar bu yanlış, haksız, sonradan uydurma iddiaların izinde
görünüyor. Umarım daha fazla yürümeden durur ve düşünür.
Kurtuluş Savaşı Dönemi
– Kurtuluş Savaşı dönemi filmde nasıl anlatılıyor?
– Çok yönlü, karmaşık, yoğun, hummalı, olağanüstülüklerle dolu bir
dönem. Doğal olarak tümünü anlatmak imkânsız. Ancak özetlenebilir.
Ama iyi, tam, doğru özetlenmeliydi. Yazık ki bu dönem de
geçiştiriliyor.
Bence filmde şu iki destana saygı ve önemle yer verilmeliydi. Biri
karınca dizileri gibi İnebolu’dan Ankara’ya silah, cephane, erzak
taşıyan kağnıcı ninelerimiz, öteki de Sakarya Savaşı’dır. İlki yok.
Sakarya Savaşı Türk tarihinin en önemli savaşıdır. O da hem iyi
anlatılmıyor, hem doğru anlatılmıyor.
İki büyük yanlış, bir eksik var. İlki Atatürk Başkomutan olarak
cepheye üniformalı gönderiliyor. Oysa Temmuz 1919’da askerlikten
istifa etmiş olan Atatürk savaşı bir sivil olarak yönetti. Kendisine
Mareşal rütbesi ve Gazi sanı, zaferin kazanılmasından 6 gün sonra
TBMM’nce verilmiştir. İkinci büyük yanlış şu: Filmde tekalif-i
milliye (milli vergi) emirlerine Sakarya Savaşı’ndan sonra
değiniliyor. Oysa Sakarya Savaşı’na halk, varının % 40’ını vererek
katılmış, zaferde pay sahibi olmuştur. Bu unutulabilir bir olay
mıdır? Dünyada benzeri yok. Atatürk filmini yapanların Sakarya
Savaşı’nın bu çok önemli özelliğini bilmemeleri şaşılacak bir şey.
Eksik de şu: Milleti yaşasın diye ölüme atılan Sakarya ordusundan
bir karecik bile yok.
– Büyük Taarruz nasıl anlatılıyor ?
– O da eksik, yanlış, duygusuz anlatılıyor. Halk için yazılmış,
kısa, sade savaş kitaplarımız var, Celal Erikan’ın 100 Soruda
Kurtuluş Savaşı gibi. Böyle bir kitaba baksalardı hem anlatım, hem
hareketli harita doğru olurdu.
Filmde Çanakkale, Sakarya ve Büyük Taarruz gibi üç büyük, önemli
savaşa değiniliyor, fakat ekibin içinde bir askeri danışman yok.
Atatürk ve Karanlık
– Bu dönemle ilgili bir konu daha var. Atatürk’ün karanlıkta
yatmadığı.
– Bu olay Atatürk’ün hizmet eri Ali Metin Çavuş’un anılarında yer
alıyor, filme değiştirilerek aktarılıyor. Bu dönemle ilgili ne kadar
dokunaklı, düşündürücü, saygımızı, hayranlığımızı artırıcı, insanca
olaylar var. Bula bula bunu bulmuşlar. (Anının aslı için: Atatürk’ün
Şimdiye Kadar Yayınlanmamış Anıları, Anlatan: Ali Metin, Yazan: Ziya
Oranlı, Ankara, 1967, s.71-72; yeni baskısı: Zeynel Lüle, Ali Çavuş,
Doğan Y., 2008)
Gece odalarda, sofalarda idare lambası denilen kandil benzeri
lambacıklar ya da mumlar yakılırdı ki gece uyanıp kalkan bir yerlere
çarpmasın, tuvaletin yolunu bulsun. Evlerde de böyleydi, yatılı
okullarda da. Benim çocukluğumda da bu adet sürüyordu. Atatürk buna
alışmış, gece hafif ışık istiyor. Anı filmde şu biçimi almış:
“M. Kemal çocukça zaafını açıkladı:
‘Çocuk, ben karanlıkta yatamam.’”
Anıda ne ‘çocukça zaaf’ sözü var, ne karanlıktan korktuğunu
düşündürecek bir ifade. Can Dündar yüzlerce yıllık doğal bir âdeti,
bir ihtiyacı anlatan anıyı filme böyle değiştirerek, ‘çocukça zaaf’
deyimiyle korkuya dönüştürerek aktarıyor. Anıların yeni baskısına
yazdığı önsözde de korkuya vurgu yapıyor: “Atatürk’ün karanlıkta
yatmaktan korktuğunu –ilk baskısından– öğrenmiştim.” (s.11)
Atatürk’ün isteğini, geçmişimizi hiç bilmediği için korkuya
bağlıyor. Yaşlıca birine sorsaydı öğrenirdi. Ayşe Arman’la yaptığı
röportajda yine korku motifini sürdürerek diyor ki:
“Bir arkadaşımın oğlu demiş ki, ‘Atatürk gibi ben de karanlıktan
korkuyorum. Demek ki bu anormal bir şey değil.’ Buradaki empati
duygusu o kadar önemli ki... ‘O da benim gibiymiş’ diyebiliyor.
‘Demek ben de onun gibi olabilirim’ duygusu yer alıyor. Bundan daha
güzel ne olabilir? Tartışma şu: Biz yeri asla dolmayacak,
dogmalaştırılmış bir kutsal önder peşinde miyiz, herkesin onun gibi
olmasını isteyeceği bir örnek kişilik mi?” (9 Kasım 2008)
Bu açıklamanın neresinden tutmalı?
Karanlıktan korkan çocukları ‘Atatürk de korkardı’ diye mi tedavi
edeceğiz? İki saatlik Mustafa filminin verdiği zararları bu küçük
yarar karşılar mı?
Atatürk’ün karanlıktan korktuğunu gösterir hiçbir anı, dayanak,
bilgi kırıntısı yok. Atatürk’ün karanlıktan korktuğu Can’ın yorumu
ya da yakıştırması. (Ali Metin Çavuş’un torunu Zeynel Lüle de yeni
basımda özgün anıda değişiklik yapmış, ‘karanlıkta yatmazdı’yı
‘karanlıkta yatamazdı’ yapmış. Anılar üzerinde oynanır mı?
Saygısızlık değil mi bu?)
Bir karakteri işleyen yazar düşünür: Ömrü yıllarca, geceli gündüzlü,
cephede, siperde, at üzerinde, kışlada, savaş alanında, bir ara
hapishanede, ateş altında, Makedonya dağlarında, çölde, ormanda
geçmiş, dövüşmüş, toprakta yatmış, insanların parçalandığını görmüş,
Çanakkale’de aylarca ceset kokusu solumuş, yaralanmış, sokak savaşı
yapmış bir adam karanlıktan korkar mı? Akıl var, izan var. Bir
karakterin bütünlüğü olur. Bu bütünlük bir fantezi uğruna bozulamaz.
Biz yazarlar yeminli tanıklar gibi, özellikle gençlere geçmişi ve
kişileri doğru-dürüst anlatmakla yükümlüyüz. Bu bizim şeref
borcumuz.
Can Dündar eleştirilince, geri çekildi, korktuğunu iddia etmediğini
söyledi, kendini savunmak için bu sahneyi ‘mum alacak paraları bile
olmadığını belirtmek için yazdığını’ söyledi. Bu açıklama doğru
değil. Çünkü Ali Metin Çavuş anısında para bittiği için değil,
Ankara’da mum bulunmadığı için mum alamadığını anlatıyor.
Atatürk için ‘karanlıktan korkuyordu’ demek komik olur ama
çekindiği, görmek, yaşamak istemediği şeyler vardı: Mesela kurban
kesimine, kana bakamıyor; arkadaşlarının ölümüne zor katlanıyor;
çocuk ağlamasına dayanamıyor; sarhoştan çekiniyor; dalkavukluktan,
yalandan, ikiyüzlülükten, dedikodudan iğreniyor. Bir de korkusu var:
Kız kardeşinin açıklamasına göre, küçüklüğünde, çoğumuz gibi o da
fareden korkarmış.
Bence bu filmde bir sırasını düşürüp çocuklara verilebilecek en
yararlı, güzel mesaj Atatürk’ün şu açıklaması olurdu: “Çocukluğumda
elime iki kuruş geçse, birini kitaba verirdim.” Karga, çakal ve
korku hikâyelerinden bin kat yararlı bir mesaj olurdu.
– Can Dündar soruyor: “Biz yeri asla dolmayacak, dogmalaştırılmış
bir kutsal önder peşinde miyiz, herkesin onun gibi olmasını
isteyeceği bir örnek kişilik mi?” Ne diyorsunuz?
– Atatürk’ü dogmalaştıranlar, abartılı anlatımlarla uçuranlar var.
Fakat bunların sayısı yok denecek kadar az. Üstelik bu yaklaşım çok
geride, geçmişte kaldı. Atatürk’e haksızlık edenler, onu çocuklara,
gençlere, bin türlü yalan söyleyerek yanlış tanıtanlar ise hayli
çok. Sahte tarihler, ansiklopediler insanın midesini bulandırıyor.
Bu iki ucun arasında, Atatürk’e minnet ve saygı duyan, gerekli
saygının gösterilmesini isteyen vefalı, kadirbilir, vicdanlı,
sağduyulu, sağlıklı milyonlar var.
Bu milyonlar için Atatürk dogma değil, ilah da değil. Ama çok
değerli bir insan. Atatürk’ü dogma gibi gösteren, benzersiz, eşsiz
olması. Değerine, büyüklüğüne yaklaşan kimse yok. Keşke benzerleri,
ona yaklaşanlar olsa. Sorunlarımızı çözse, onurumuzu tazelese, dik
durmamızı sağlasa, bizi yeniden yekpare bir millet yapsa. Süpermen
de değil elbette ama onu eleştirenlerle karşılaştırınca insanın
gözüne süpermenden de daha güçlü, daha büyük ve harika görünüyor.
32. Gün çekiminin yapıldığı gün, kendim dahil, katılanlara baktım:
Atatürk’ün yanında nokta bile değildik ve Atatürk’ü tartıyorduk.
Rahmetli Atatürk’ü kıyısından köşesinden, sofrasından yatağından
didiklemeye yeltenmek, insanca yaklaşmak, insanca anlatmak değildir.
Bu palavraya, ucuzluğa, basitliğe bir son verelim.
Atatürk’ün örnek alınacak, saygı duyulacak, imrenilecek birçok
niteliği var. Okul kitaplarını bilirim. Üç yıldır da okul okul
geziyorum. Okullarda, okul kitaplarında Atatürk’e ait şu güzel,
insanca nitelikler anlatılıyor: Doğaya saygısı, bir çınar ağacının
bir dalının kesilmemesi için kendisi için Yalova’da yapılan evi
raylar üzerinde kaydırtarak o tek dalı kurtarması, çocuk sevgisi,
hayvan sevgisi, okumaya merakı, yurt sevgisi, kurtarıcılığı,
insanlara, milletine, annesine, kadınlara, öğretmenlere saygısı vb.
Hiçbir kitapta Atatürk ulaşılmaz, erişilmez insan-üstü bir insan
olarak anlatılmıyor. Ama elbette saygıyla, sevgiyle, övülerek,
gururla anılıyor.
Can Dündar’a soruyorum:
Oğlum, Mustafa filmi ile Atatürk’ü, ‘herkesin onun gibi olmasını
isteyeceği bir örnek kişilik’ olarak mı işledin? Bize böyle bir
Atatürk mü sunuyorsun?
Bir düşün, iyi düşün, çok iyi düşün!
Latife Hanım
– Latife Hanım’ın Atatürk’ü köşküne davet ettiği söyleniyor. Bunun
yanlış olduğunu sanıyorum.
– Haklısın, yanlış. Yüzbaşı Armstrong’un uydurmalarından biri de bu.
Masala bayıldığımız için birçok kitabımızda bu masal yer alıyor.
Filmde de yer almış. İzmir yangını dolayısıyla kalınabilecek evler
gezilirken Uşakizadeler’in beyaz köşküne de bakılır. Atatürk ve
Latife Hanım ilk kez bu vesile ile karşılaşmışlardır.
Kürtlere Özerklik
– Atatürk 1923 yılında İzmit’te bazı gazetecilerle yaptığı
toplantıda bir soru üzerine ‘Kürtlük sorununa’ değinerek bilgi
vermiştir. Filmde yer alan Atatürk’ün açıklaması tartışma yarattı.
– Evet, çünkü Atatürk’ün açıklaması iyi özetlenmemiş. Özetten salt
Kürtlere yerel özerklik verildiği anlamı çıkıyor. Atatürk Kürtlere
özerklik vaadetmiyor. Kürtlük adına bir sınır çizmenin mümkün
olmadığını söylüyor. Sonra da TBMM’nce kabul edilmiş olan 1921
Anayasası’nın 11. maddesine değiniyor. Bu maddeye göre illerin ve
nahiyelerin tüzel kişilikleri ve yerel konular bakımından
özerklikleri var. Atatürk bunu belirttikten sonra Türklerin de,
Kürtlerin de, öteki unsurların da bazı yerel konularda illerini,
nahiyelerini özerk olarak yöneteceklerini söylüyor. (Suna Kili, Ş.
Gözübüyük, Türk Anayasa Metinleri, s.106-107; M. Kemal,
Eskişehir-İzmit Konuşmaları, s.105 [eksiksiz metin], Kaynak Y.,
1998; Prof.Dr. Ş. Turan, Türk Devrim Tarihi, 3. Kitap, 1. Bölüm,
s.109 vd.)
Mustafa filminde Atatürk’ün açıklaması, tartışmalara, yanlış
anlamalara, kuşkulara yer bırakmayacak biçimde aktarılmalıydı. Bu da
düzeltilmesi gereken sahnelerden biri.
Cumhuriyet Dönemi
– Filmde Cumhuriyet dönemi nasıl anlatılıyor?
– Mudanya, saltanatın kaldırılışı, Lozan, Cumhuriyet, devrimler
dönemi donuk bir üslupla ve hızla özetlenip geçiliyor. Yine halk
yok, halkın desteği yok. Halkın desteği olmadan Kurtuluş Savaşı
verilir mi, bu büyük atılım gerçekleşebilir mi? Serbest Parti olayı
yok. Eski düşman Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday
göstermesi yok. Montreux yok. Dış politika hiç yok.
Cumhuriyet Meclis’te büyük coşkuyla, sevinç gözyaşları,
kucaklaşmalar, çığlıklarla kabul ve ilan edilmiştir. Gelibolu
Milletvekili Celal Nuri İleri bu olayı büyük bir heyecanla ve çok
güzel anlatıyor. (Ş. Turan, Türk Devrim Tarihi, 3/1, s.24 vd.) Ama
filmde bu coşku verilmiyor, Atatürk yeni diş yaptırmış, daha
alışamamış, cumhurbaşkanı seçilince bu yüzden kısa konuşmuş, bu
anlatılıyor!
Can Dündar ve ekibince Cumhuriyet’in ilanı ile ilgili en önemli
ayrıntının bu olduğu anlaşılıyor.
Kronoloji yanlışları da var. Mesela saltanatın kaldırılışı sırasında
Atatürk’ün Karma Komisyonda yaptığı ihtilalci konuşma, başka zamana
kaydırılmış. Anlamı değişmiş.
Bu dönem Atatürk’ün önderliğinin, devlet adamlığının,
devrimciliğinin, öğretmenliğinin, düşünürlüğünün devleştiği dönem!
Ama filmde bu yok.
– Neler var?
– Özet olarak aktarıyorum: Atatürk, medreseleri kapatarak ilkokulda
Kaymak Hafız adlı öğretmenden yediği dayağın intikamını almış, bütün
gücü elinde toplamış, sözü kanunmuş, Mussolini’nin heykeltraşı
Canonica’ya heykellerini yaptırarak memleketi heykelleri ile
doldurmuş, Cumhurbaşkanı olunca ciddi bir işi kalmadığından alfabe,
dil ve tarih konularıyla ilgilenmiş ya da oyalanmış, dalkavuklara
inandığı için işler iyi gidiyor sanmış, aldanmış, gerçeği öğrenince
çok üzülmüş, İzmir suikastını vesile ederek muhalefeti temizlemiş,
devrim çocuklarını yemiş, her gün bir büyük şişe rakı, 3 paket
sigara içiyormuş, kadın düşkünüymüş, çevresinde dostlarından pek azı
kalmış, gittikçe yalnızlaşmış, kimsesiz, yapayalnız ölmüş.
Bu özeti yaparken bile içim bulanıyor. İşte Can Dündar’ın ve
ekibinin anlattığı, bazılarının desteklediği ve beğendiği film ve
filme göre Atatürk ve dönemi bu.
Bu iddiaların hangi birini düzelteyim?
Doğrusu, ‘öğrenin de gelin’ deyip geçmekti. Ama susmaya hakkım
olmadığını düşünüyorum. Özellikle genç öğretmenleri ve sevgili
öğrencileri düşünerek.
Medreseleri kapatarak, Kaymak Hafız’dan yediği dayağın intikamını
almışmış. Buyrun, psikolojik bir çözümleme örneği! Koca eğitim
devrimini bu basitliğe indirmenin yersizliğini kendi de fark etmiş
olmalı ki bu cümleyi yazdığına pişman olduğunu söylüyor.
Ya öteki cümleler? Sistematik olarak, severek, önem vererek,
saygıyla okuyup incelese, Atatürk’ü ve o dönemi kavramaya çabalasa,
öteki cümleleri yazdığına da çok pişman olacağına inanıyorum.
Atatürk sevgi, saygı, minnet ve hayranlık halesiyle çevriliydi. Ama
bütün gücü elinde toplamış değildi. Bütün güç ne demek? Bütün güç
sözünün içine icra, yasama ve yargı girer. Bütün bu erkler elinde
miydi? Söz konusu bile değil. Sistemin kurallarına ve gereklerine
büyük saygı duyardı. Meclis’e çok büyük önem verirdi. Bu cümle
yetersiz incelemenin, üstünkörü anlatımın bir yeni örneği. Bakınız:
Atatürk 1924 Anayasası’nda Cumhurbaşkanına Meclis’i fesh etme ve
yasaları veto edebilme yetkilerinin yer almasını ısrarla istemiş ama
isteği kabul olunmamıştır. Oysa 1924 en kudretli zamanıydı.
1938 yılı Kasımına kadar TBMM’nden 3.500 kanun geçmiştir. Devrim
kanunları ile birlikte Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olarak toplantı
dönemleri başında Meclis’te yaptığı konuşmalarda kanunlaştırılmasını
tavsiye ettiği konuların sayısı 100’ü bulmaz. Kanunlaştırılmasını
tavsiye ettiği konuların çoğu da, konuşmalarında hükümetin isteği
ile yer almıştır.
Sözü kanun değildi. Sözü kanun olsa toprak reformu kanunu Meclis’ten
geçerdi. Sözünün kanun olduğunu iddia etmek o dönemi hiç
bilmemektir. Atatürk’ün Türkiye’yi çağdaşlaştırma gibi büyük bir
programı vardı. Onu gerçekleştirmek için türlü yollar, yöntemler
denemiştir. Çağdaşlaşma programı bazı önemli devrim kanunlarının
çıkarılmasını gerektiriyordu. Atatürk bu konuları halkla,
yetkililerle, uzmanlarla, bilginlerle, gazetecilerle konuşuyor,
tartışmaya açıyor, kamuoyunu tartıyor, hazırlıyor, konuyu
olgunlaştırıyor, Başbakanı ve ilgili bakanı ikna ederek, hükümetin
konusu haline getiriyordu. Kanunu Meclis’e hükümet sunardı.
Genel Sekreterlerinin anıları okunursa, hiçbir yetkiliye emir
vermediği, yetkisine karışmadığı da anlaşılır. (Önemli bir eser:
Prof.Dr. Halil İnalcık, Atatürk ve Demokratik Türkiye, Kırmızı
Yayınları, İstanbul, 2007)
Atatürk’ün ilk heykeli Sarayburnu’ndaki heykeldir (1926). Heykelci
Canonica değil, Avusturyalı Heinrich Krippel’dır. Konya Atatürk,
Samsun Atatürk, Ankara Zafer, Afyon Zafer anıtlarını da Krippel
yapmıştır. Pietro Canonica, Mussolini iktidara geldiği sırada 53
yaşında, dünyaca ünlü bir heykel sanatçısıydı. Kısacası
‘Mussolini’nin heykeltraşı’ değildi.
Bu nitelemenin amacı ne? İyi niyet bu anlatımın neresinde?
Canonica’nın yaptığı ilk heykel Ankara Etnoğrafya Müzesi’nin
önündeki atlı heykeldir (1927). Bunu Sıhhiye Meydanı’ndaki mareşal
üniformalı heykel, Taksim’deki Cumhuriyet Anıtı ile İzmir’deki atlı
Atatürk anıtı izlemiştir.
Hiçbir heykel Atatürk istedi diye dikilmiş değildir. İllerin,
belediyelerin, derneklerin ya da gazetelerin istemesi, önayak
olmasıyla yaptırılmıştır. Atatürk döneminde yukarıda saydıklarımızın
dışında yanılmıyorsam başka bir heykel yaptırılmadı. Atatürk
heykelleri ve büstleri furyası çok sonra, 1960’larda başlamıştır.
Atatürk’ün Canonica’ya model durduğu, Canonica’nın da güya heykelin
eskizini çizdiği sahne ‘Mussolini’nin heykeltraşı’ nitelemesini daha
da düşündürücü yapıyor. Bu sahnede Atatürk’ü oynayan aktör
Mussolini’ye benzetilmiş, onun ünlü kibirli, şişkin duruşuyla
duruyor. Bu çirkin sahnenin yönetmeni kim? Can Dündar mı, bir
başkası mı? Kimi kınayacağımı bilmek istiyorum.
Atatürk ve zafer heykellerinden böyle mi söz edilmeliydi? Bu ne ham,
bu ne görgüsüz anlatım! Anıtlar toplumların tunçtan, mermerden
bellekleridir. Heykelin put sanıldığı bir toplumda bu heykeller, hem
ciddi bir devrimdir, hem de kadir bilme anıtlarıdır. Tabii anlayan
için.
Filmde Cumhurbaşkanı olunca önemli bir işi kalmadığı, bu nedenle
alfabe, dil ve tarih gibi konularla ilgilendiği söyleniyor.
İstenildiği kadar yumuşatılarak söylenilsin, bu bakış şunu bir daha
gösteriyor: Can Dündar ve ekibi, Atatürk’ü de bilmiyor, dönemini de,
programını da, projesini de, bu projenin anlamını da, neden
gerektiğini de. Bunlar tarih denizine girip de hiç yüzmemişler,
kıyıda ayaklarını ıslatmışlar sadece.
Alfabe devrimi yapıldığı sırada okur yazar erkek oranı % 7,
kadınlarda bu oran binde 4 idi. 600 yıllık bir imparatorluğun ana
vatanındaki halkın eğitimi bu acıklı düzeydeydi. Alfabe devrimi
sayesinde okur yazar oranı büyük bir hızla artacaktır. Millet
mektepleri, ardarda açılan kız ve erkek okulları, sanat okulları,
öğretmen okulları, fakülteler, enstitüler, eğitmen kursları ve bu
kursların devamı olan Köy Enstitüleri olgusu, bu büyük devrimin
dallarıdır.
Filmde kullanılan sade, yalın Türkçe de, dil devriminin eseridir.
Yoksa Hacivat üslubu ile konuşacaklardı.
Türk tarihi ve Anadolu hakkındaki ciddi araştırmalar hiç kuşkusuz
Atatürk’le başlamıştır. Bu çaba, çok kapsamlı, çok ciddi, çok
anlamlı, Batı emperyalizmine karşı savunmayı da amaçlayan bir
çalışmadır:
Özetleyeyim: Rumeli’yi bizim sanıyorduk. Atatürk’ün dediği gibi, bir
gün geldi ‘sopayla kovulduk’. Sevr ve eki olan Üçlü Anlaşma,
Anadolu’yu da parçalamak, Türkleri Anadolu ortasına sürüp hapsetmek
istiyordu. Doğuda Ermenistan, Kürdistan kurulacaktı. Edirne,
Tekirdağ, Kırklareli ile İzmir çevresi Yunanlıya verilmişti.
İstanbul ve Çanakkale Boğazları ve çevresi işgalcilerin denetimi
altında bir kurul tarafından yönetilecekti. Doğudan batıya kadar
bütün güney Anadolu çıkar bölgeleri olarak İngiliz, Fransız ve
İtalyanlara ayrılmıştı. Bu barbar anlayış Lozan’da da talihini
denedi ama sonuç alamadı. Atatürk ve arkadaşları emperyalizmin her
oyununu görmüş, yaşamış, acısını tatmış, akıllı, uzak görüşlü,
yurtsever, uyanık insanlardı. Hep tetik durdular. Bu parçalayıcı,
barbar anlayış, Atatürk zamanında, fırsat bulunca yeniden ortaya
çıkmak için geri çekildi. (Bu anlayış yine tırnaklarını gösteriyor.)
Bu büyük çalışma belki şöyle özetlenebilir: Anadolu’yu bir bütün
olarak korumak, vatanımıza geçmişiyle birlikte sahip çıkmak, millete
özgüven vermek. Türk Tarih Kurumu, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi,
Etnoğrafya Müzesi, her ilde ardarda açılan müzeler, kazılar,
çeviriler, kongreler, kitaplar (Tarih I, II, III ve IV), tezler ve
halkevleri bu çabanın parçalarıdır.
Acaba anlatabildim mi?
Filmde özet olarak, “Atatürk dalkavuklara inandığı için işlerin iyi
gittiğini sanıyordu, aldanmıştı, gerçekleri öğrenince çok üzüldü”
deniliyor. Bu iddianın kaynağı Genel Sekreter Hasan Rıza Soyak’ın
anılarının 2. cildinin 405-406. sayfalarıdır. Atatürk
İzmir-Aydın-Isparta’yı ziyaretten sonra 6 Mart 1930 günü, Antalya’ya
gelir. Atatürk o gün çok yorgundur. Yalnız kalınca Genel Sekreteri
H. Rıza Soyak’a dert yanar:
“Her yerde dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk,
maddi manevi bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az şeye
rastlıyoruz. Maatteessüf memleketin hakiki durumu bu işte. Bunda
bizim günahımız yok. Uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın
gidişinden gafil, birtakım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu
cennet memleket, düşe düşe şu acınacak duruma düşmüş.”
Şöyle devam eder:
“İleri milletler seviyesine erişmek işini bir yılda, beş yılda,
hatta bir nesilde tamamlamak da imkânsızdır. Biz şimdi o yol
üzerindeyiz. Kafileyi hedefe doğru yürütmek için insan takatinin
üstünde gayret sarf ediyoruz.”
Hasan Rıza Soyak’a göre Atatürk’ün gözleri dolmuştur, hafifçe elleri
titriyordur. Atatürk bu konuşmayı şöyle bağlayacaktır:
“Yeise değil hatta ufak bir tereddüte dahi düşmeye yer yoktur.
Halimizi bilmekle beraber, cesaretimizi kaybetmemeli, ümit ve şevk
içinde yolumuza devam etmeliyiz. Er geç fakat muhakkak gayemize
varacağız.”
Filmde anlatılan sahnenin aslı bu.
Ne yalan söyleyen dalkavuklar var, ne Atatürk’ün durumu bilmediği,
ne kandığı, ne kandırıldığı, ne birdenbire bilmediği gerçekleri
öğrenince üzüldüğü. Sahne bütünüyle saptırılmış.
Üzülmesi çok soylu, çok saygı uyandırıcı değil mi? Bu sevgi, şefkat
sahnesinden, dalkavuklarla çevrili, aldatılan, gerçeklerden
habersiz, gafil bir adam hikâyesi çıkarmak için ne olmalı, nasıl
olmalı?
Beş yıldızlı bir çarpıtma!
Atatürk’ün üzüntüsü sırf bu sahne ile sınırlı değildir. Duruma
birçok kez üzülmüştür. Başta o, herkes ülke hızla kalkınsın, her
sorun bir an önce çözülsün, uygarca, insanca yaşayışa kavuşulsun
istiyor ama bütçe küçük, yama büyük, dert çok, istek çok. Hepsi
ideal fedailerinin ıstırabını yaşıyor. Ne yapılıyorsa o küçücük
bütçe ile, o dar uzman kadrosuyla yapılıyor. Sorunların kaynağını
Cumhuriyet’te bulanlar o dönemi ve neler başarıldığını hiç
bilmeyenlerdir. Bilgisizliğin sefasını sürüyorlar.
Durumun daha iyi anlaşılması için birkaç bilgi notu daha:
a) Atatürk neredeyse durmaksızın yurdu gezmekte, durumu incelemekte,
yetkililerle konuşmaktaydı. Durumu en iyi izleyen insandı.
Cumhurbaşkanı olduktan sonra mesela Adana’yı 9, Balıkesir’i 7,
Bursa’yı 13, Çanakkale’yi 5, Edirne’yi 3, Eskişehir’i 10, İzmir’i 7,
Kayseri’yi 4, Konya’yı 6, Mardin’i 3, Mersin’i 6, Samsun’u 3,
Sivas’ı 4, Trabzon’u 4 kez ziyaret etmiştir.
b) Bu olayın tarihi 1930’dur. Filmdeki sunuş, bu tarihe kadar sanki
Türkiye’de hiçbir şey yapılmamış gibi bir izlenim veriyor. Hayır!
Çok şey yapılmıştı, yapılıyordu. Bu dönem, dürüst Batılı
gözlemcilerin Türk Mucizesi diye nitelikleri her alanda kalkınma
dönemidir. İlkele yakın bir miras kalmıştı Cumhuriyet’e: Zavallı bir
tarım, sıfıra yakın bir sanayi, ekonomi bakımından yarı sömürge.
Kişi başına milli gelir 4 lira. İşgalciler savaş sırasında ve
çekilirken birçok şehirlerimizi, kasabalarımızı, köylerimizi yakıp
yıkmışlar. Milyondan fazla insanımız aç ve açık. Tek kuruş borç
almadan, ortaçağdan çıkmak ve yaraları sarmak için dev gibi hizmet
aşkıyla büyük çabalar harcanmıştır. Yeri gelmişken söyleyeyim:
Yakılan, yıkılan on binlerce camiyi de Cumhuriyet yaptırmıştır.
Cumhuriyet’e kanat gerenlerin hepsinin hayatı bir destandır.
Okullar yapılıyor, demiryolları millileştiriliyor (6 yılda 1.800 km.
yeni demiryolu da yapılmıştı), veremle, sıtmayla mücadele ediliyor,
elektrik santralleri kuruluyor, yetişmeleri için her konuda
yurtdışına öğrenciler yollanıyor, kadın-erkek eşitliği sağlanıyor,
sanayi kuruluyor, bilim, sanat ve spor destekleniyor, yargıda ikilik
kaldırılıyor, uçak fabrikası açılıyor, Ankara ve İstanbul radyoları
yayına geçiyor, baraj yapımına başlanıyor, bütçede denklik
korunuyor, yeni devlet birimleri kuruluyor (mesela Merkez Bankası,
İstatistik Enstitüsü, Meteoroloji Genel Müdürlüğü), eşkiyalığın kökü
kazınıyor, daha neler neler... Cumhuriyet bütün bunları kendi
yağıyla kavrularak, borçsuz başarmıştır ve hep daha iyisini,
güzelini, ilerisini istemiştir. Yapılanları bu yüzden hep yetersiz
görmüştür. O tutku şimdi de olsa..
c) Lozan’ı imzalamak zorunda kalan Batı emperyalizmi yoksul
Türkiye’ye kredi vermemiştir. Bu süre içinde iki kez kısmi
seferberlik ilan edilmiş (Şeyh Sait isyanı ile Mussolini’nin Doğu
Akdeniz’le ilgili açıklaması üzerine) ve dünyayı sarsan büyük
ekonomik bunalım (1929) başlamıştır. Başarı bunlara rağmen
sağlanmıştır.
İşte böyle.
Filmde bunların hiçbiri yok.
Birdenbire 10. Yıla ve Atatürk’ün coşku, sevinç, gurur dolu 10. Yıl
söylevine geçiliyor. Hani Türkiye’de her şey berbattı, perişandı,
Atatürk’ü kandırmışlardı? Biri yalan söylüyor. Atatürk mü, Can
Dündar ve ekibi mi? Filmin geneline bakarak kararı sizler verin!
Yine filmde “Devrim çocuklarını yedi” deniyor. Suikastçılara ceza
verilmesini “Devrim çocuklarını yedi” diye anlatmak yakışıksız bir
yakıştırma olur.
İttihatçılar davasında idam edilen dört İttihatçıdan biri
dışındakiler Anadolu’ya geçmiş, Milli Mücadele’ye katılmış bile
değillerdi. Hiçbiri devrimin içinde, yanında yer almadı. Bunlar için
de ‘devrimin çocukları’ demek komik kaçar.
“Devrim çocuklarını yedi” deyişiyle Kâzım Karabekir, Rauf Orbay,
Refet Bele, Ali Fuat Cebesoy düşünülüyorsa, gerçek şudur: Bu isimler
Milli Mücadele döneminin önemli isimleridir. Hizmetlerini büyük
saygıyla anarız. Fakat Cumhuriyet’in ilanı üzerine muhalefete
geçerler. Çağdaşlaşma atılımında, bu amaçlı devrimlerde emekleri ve
kararları yoktur. Devrim çocuklarını yememiş, bu kimseler baş
seçtikleri Atatürk’ü asıl kurtuluş yolunda terk etmişlerdir. Birkaç
bilgicik: Karabekir Paşa ve söz konusu kimseler, ‘kendilerinden
oluşacak bir olağanüstü kurul tasarlamış, her şeyin bu özel kurulun
onayı ile yapılmasını’ istemişlerdir. Yasal anlayışa aykırı olan bu
öneri elbette kabul edilmemiştir. (İnönü, Hatıralar, 2. c., s.171 vd.)
Karabekir’in anılarında çok saydığım askeri kişiliğine hiç
yakıştıramadığım birçok siyasi saptırma ve çarpıtma var. Siyaset
bazı askerlere hiç yaramıyor. (Meraklısı için: Vahidettin, M. Kemal
ve Milli Mücadele, s.617-639) Rauf Orbay padişahlıktan yanaydı.
Refet ve Ali Fuat Paşa’lar, Büyük Taarruz öncesi kendilerine
önerilen ordu komutanlığını reddetmiş, kıyıda kalmayı istemişlerdir.
Tarihin akışını hiç anlamamışlardı. Atatürk’e küsen Halide Edip
Adıvar bile Sabiha Sertel’e, “M. Kemal Paşa haklıymış” diyecektir
(Aktaran: Yıldız Sertel, Cumhuriyet gazetesi, 4 Şubat 1997).
Refet ve Ali Fuat Paşa’lar daha sonra Atatürk’e sokularak,
milletvekili olmuş, sofrasında yer almışlardır.
Atatürk’ün Sofrası
Gelelim son bölümde yer alan bilgilere.
3 paket sigara içiyormuş.
Sigara o dönem zararı bilinmeyen, genel bir alışkanlık. Sigaranın
yasaklandığı bilinçli bir dönemde bu konunun altını çizmemek daha
doğru, daha eğitici, daha güzel olmaz mıydı?
Her gün bir büyük şişe rakı içiyormuş. Kim diyor bunu? Bir kişi:
Sofracı, yani garson Cemal Granda. Cemal Granda anılarını gazeteci
Turhan Gürkan’a parça parça anlatmış. Kitabın başında Granda’nın
eliyle yazdığı bir notun klişesi var. Bu not Cemal Granda’nın imla,
anlatım, bilgi ve zekâ düzeyini göstermeye yeter (Fer Y., İstanbul,
1971). Tarihle ilgisi olmayan Turhan Gürkan da Cemal Granda’nın
anılarını, onun kişiliğine, bilgisine, imlasına, üslubuna, zekâsına
hiç uymayan bilgilerle şişirmiş. F. Rıfkı Atay’ın, Kılıç Ali’nin
bazı anılarından yararlanarak uzatmış. Kitabın adı, merak uyandırsın
diye Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri olmuş.
Anıların yeni basımı var. Kitap galiba biraz daha şişirilmiş (Kent
Kitap, Ankara, 2007).
Granda’nın akıl ve gerçek dışı bir ifadesine Vahidettin, M. Kemal ve
Milli Mücadele kitabımda yer vermiş, Granda’nın zihinsel durumunu
belirtmiştim (s.238-240). Can Dündar, şişirilmiş olduğu daha ilk
sayfalarından belli olan anılara önem veriyor, F. Rıfkı Atay’ın,
Y.K. Karaosmanoğlu’nun, Salih Bozok’un, Kılıç Ali’nin, Hasan Rıza
Soyak’ın, R. Eşref Ünaydın’ın, Afet Hanım’ın, Sabiha Gökçe’nin
vb.nin anılarını, verdikleri bilgileri dikkate almıyor. Hiçbiri
Granda’nın kaba üslubunu, verdiği bilgiyi doğrulamıyor.
Sorunlu, şişirilmiş anılara dayanılarak Atatürk belgeseli yapılır
mı?
Önemli olan Atatürk’ün içkisi değil, sofrasıdır. Sofrasının genel
olarak bir akademi, bir forum, bir tartışma, araştırma alanı
olmasıdır. Sofranın en dikkati çeken tamamlayıcıları karatahta ile
konuyla ilgili olarak önceden büfenin üzerine sıralanan kitaplardır.
Atatürk’ün nöbet defterleri gözden geçirilirse, sofranın önemi,
değeri, niteliği anlaşılır.
Eğlenmez miydi Atatürk? Ara sıra elbette eğlenirdi. Şarkı türkü de
söylerdi, saz da dinlerdi. Dans da ederdi. Ama o yarı sarhoş udi
ile, yandan yalnız yüzünün bir bölümü görünen Atatürk sahnesi, çok
büyük haksızlık. Sanki Atatürk’ün sofrası değil, İstanbul’da,
Beyoğlu’nda, ara sokaktaki salaş bir meyhanede kurulu bir sofra.
Utandım.
Öyle bir sahneyi canlandırabilecek birikiminiz, zevkiniz, görüşünüz,
düzeyiniz, görgünüz yoksa, ne diye böyle sahneler yapmaya
kalkışırsınız?
‘Kadın düşkünü’ deyimi de çok rahatsız edici. Türkçede bu saygılı,
edepli bir deyim değildir. Kaba, hesapsız, ham, paldır küldür bir
anlatım. Hiçbir ciddi kitapta ‘kadın düşkünü’ gibi bir nitelemeye
rastlamadım. Herhalde Katolik papazı gibi kadınsız yaşamamıştır. Ama
hayatının bu çok özel yanının mahrem kalmasına özen gösterdiği
anlaşılıyor. Nöbet defterlerinde ve anılarda bu konuda bir bilgi yer
almıyor. Bu çok özel konuya ona uyarak, aynı saygıyı göstermek doğru
olmaz mıydı? Böyle bir dedikodu üslubunun bir Atatürk belgeselinde
ne işi var?
Aktarılmamış ne kadar çok olumlu, güzel, yol gösterici düşünce,
duygu, olay, belge varken, konuyu buraya getirmenin, bu kadar
aşağıya çekmenin amacı ne? Doğruluk ise bu doğruluk her konuda
gösterilmeliydi!
Film, Atatürk çevresinde dostlarından pek azı kalmış, gittikçe
yalnızlaşmış, kimsesiz, yapayalnız ölmüş izlenimi verilerek bitiyor.
Sonunda bir ölüm fotoğrafı yer alıyor. Bu irkiltici görüntünün
yerine bir milletin ve uygar dünyanın Atatürk’ü sonsuzluğa nasıl acı
ve saygı içinde uğurladığını gösteren film karelerine, fotoğraflara
yer verilemez miydi? Film genç yaşlı, kadın erkek, sivil asker
yüzbinlerce insanın Atatürk’ün önünden nasıl ağlayarak geçtiği
gösterilerek bitirilemez miydi? 10 Kasımlarda dokuzu beş geçe, bir
milletin sirenlerin çığlık çığlığa ötüşü arasında, büyük bir vekar,
vefa, minnet, kadirbiliş ve saygı ile çakılıp kaldığını, yani bir
kara yığın değil, bir millet olduğunu gösteren bir görüntüyle
sonuçlandırılamaz mıydı? Bunların hiçbiri akla gelmemiş, geldiyse
bile filmin amacına uygun görülmemiş.
Film duygusuz, bilinçsiz, sevgisiz, saygısız, hasis bir final ile
bitiyor!
‘Çevresinde dostlarından pek azı kalmış, gittikçe yalnızlaşmış,
kimsesiz, yapayalnız ölmüş’ iddiası bir Can Dündar takıntısıdır.
Atatürk, hayatı, tarihi kişiliği, makamı dolayısıyla çevresi
kalabalık bir insandı. Ama bunların içinde, özel zamanlarda,
birlikte olmaktan zevk aldığı birkaç yakın dostu, arkadaşı vardı.
Bunlarla sonuna kadar birlikte olmuştur. Çevresinden uzak düşen iki
kişi var: K. Karabekir ve Rauf Orbay. Atatürk zaten bunlarla iş
dışında birlikte olmazdı ve bunlardan kopalı 12 yıl olmuştur. Fethi
Okyar ve İnönü ile dostluğunu, ilgisini sonuna kadar korumuştur.
Ayrıntıya girmeden, bu kadar bilgi ile yetiniyorum.
Atatürk yalnız, dostsuz ölmüş gibi bir izlenim bütünüyle bir
kuruntu, bir yakıştırma, yapıştırma, gerçeğe aykırı bir iddiadır.
Eğer maksatlı değilse, düpedüz bilgisizliktir. Oradan buradan, başka
amaçlarla yazılmış bir-iki cümleyi derleyip bunu gerçek sanmak,
gerçek diye sunmak, yanıltmaktır, yanlıştır, gerçeğe ihanettir.
Eşsizliğinden kaynaklanan yalnızlık başka bir şey. Her dâhi
yalnızdır. Ama filmin sonunda anlatılan yalnızlık, düpedüz, bayağı
fizik yalnızlık, terk edilmişlik. İşte doğru olmayan bu.
Bu Nasıl Yalnızlık?
– Filmi savunan genç bir bilim adamı da, filmdeki iddiaya ek olarak,
‘Atatürk’ün son 7 yılını yalnız geçirdiğini’ söylüyor. Ne dersiniz?
– Bu son 7 yılda neler olmuş, hızla ve kuşbakışı bakalım mı? Başlıca
olayları saymaya başlıyorum: 1931 Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşu,
tarih çalışmaları, Afet Hanım’la birlikte Vatandaş İçin Medeni
Bilgileri yazması; 1932 ilk Türkçe Kuran’ın okunuşu, Türkçe ezan,
Halkevlerinin kuruluşu, 1. Tarih Kongresi, Türk Dil Kurumu’nun
kuruluşu, dil çalışmaları, 1. Dil Kurultayı; 1933 üniversite
reformu, Cumhuriyet’in 10. yıldönümü; 1934 Balkan Antantı’nın
imzalanması, 1. Beş Yıllık Sanayi Planının uygulanmaya başlaması, 2.
Dil Kurultayı, yeni devrim kanunlarının çıkarılması, kadınlara
seçme-seçilme hakkının verilmesi ; 1935 Türkkuşu’nun, Dil ve
Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin, MTA’nın, Etibank’ın kurulmaları, köy
eğitmenliğinin kurulması; 1936 DTC Fakültesi’nin eğitime başlaması,
1. Sanayi Kongresi, Konservatuarın açılması, Montreux Sözleşmesi’nin
imzalanması, 3. Dil Kurultayı; 1937 Hatay sorunu, ağır sanayinin
kurulması, 2. Tarih Kongresi, Atatürk’ün bütün varlığını hazineye
bırakması; 1938, Hatay sorunu dolayısıyla Mersin’e gelmesi, S.
Gökçen’in Balkan turu, hastalığının artışı, Savarona’da kalması, iki
kez Bakanlar Kurulu’na başkanlık etmesi, Savarona’dan Dolmabahçe’ye
geçmesi, vasiyetini yazması, C. Bayar’dan 2. Dört Yıllık Plan
hakkında bilgi alması, 10 Kasım 1938 sonsuzluğa göçmesi.
Sonuç: Hiçbir yılı hareketsiz, sessiz ve de yalnız geçmemiştir. Bu
yıllar Atatürk’ün en yoğun, en hareketli, en canlı, en verimli
yıllarıdır. Maddi ve manevi büyük atılımın, gelişimin önderi, yol
göstericisi, destekleyicisidir.
– Genç bilim adamı bunları bilmez mi?
– Bildiği halde öyle diyorsa, hayret. Bilmiyorsa daha hayret!
– Filmdeki iddiaları savunan başkaları da var. Onlar için ne
diyorsunuz?
– Okuyorum, bazılarını anlamaya çalışıyorum, bazılarına şaşıyorum.
Hele bazıları ilginç: Bunlara göre Atatürk ve dönemi hakkında yalan
yanlış her şey söylenebilir. Ama gerçeklerin savunulmasını demokrasi
karşıtlığıymış gibi görüyor, gösteriyorlar. Kemalizm’i tek
particilik gibi sergilemeye çalışıyorlar. Demek ki Kemalizm hakkında
topluiğne başı kadar bir şey bilmiyorlar. Prof.Dr. Sina Akşin’in
kitaplarını okumalarını dilerim. Bazıları Osmanlı özlemi içinde,
Osmanlı tarihini iyi bilmiyor. Kimi gözü kapalı Batı hayranı, bunlar
da Batı tarihini bilmiyorlar. Bu karışık durum sağlıklı bir çizgide
olmadığımızı gösteriyor. Atatürk de elbette tartışılır, eleştirilir.
Ama bunu uydurmadan, çarpıtmadan, saptırmadan, gerçeklere saygı
göstererek, uygar, düzeyli bir üslupla yapmalıyız.
Vatanımızı borçlu olduğumuz bir insan olarak bu kadarcık bir
saygıyı, özeni, inceliği hak etmiştir sanıyorum.
Can Dündar Ne Diyor?
– Can Dündar bunca açıklama, eleştiri, kınama ve benzeri tepkiden
sonra ne diyor acaba?
– 15 Kasım günü saat 17.30’da Kanaltürk’te, Kırmızı Halı programında
konuşuyordu. Şöyle dedi: “Eksiğimiz çok ama yanlışımız yok.”
– Film neredeyse baştan aşağı yanlış. Hayret kere hayret!
Can Dündar’a Sesleniş
Oğlum, filmini iki kez izleyerek, gördüğüm eksikleri ve yanlışları,
60 yıllık emeğime, bilgime, çabama dayanarak açıkladım. Hiçbir
akımın takımın adamı olmadığımı herhalde bilirsin.
Amacım sadece doğruyu belirtmek, gerçeği savunmak.
Filmine ilişkin inciten, şaşırtan, üzen, çok düşündüren eksikleri ve
yanlışları, bu yazıyla ayrıntılı olarak bilgine sunuyorum. Filmin bu
haliyle gösterimde kalması kesinlikle doğru değil. Zaten sorunlar
içinde olan halkımıza yeni sorunlar ekleme. Filmi gösterimden
çekerek, eksiklerini tamamlayacağına, yanlışları düzelteceğine,
incelikten yoksun anlatımları temizleyeceğine güveniyorum. Evde bana
verdiğin sözden dolayı değil, sana hâlâ inanmak ihtiyacını duyduğum
için güveniyorum.
Filmi böylece, bu haliyle korursan, gerekli değişiklikleri
yapmazsan, yanlışta ısrar edersen, hele filmi değiştirmeden dış
ülkelere yollayıp da gariban Türkleri incitirsen, bölersen, Türkiye
karşıtlarını, Atatürk’ün iki kez yenip denize döktüğü gözü doymaz
emperyalistleri sevindirirsen, bu güvenimi sürdürmeyi başaramam.
Can,
Mustafa’nın senaryosunun yayımlanacağını açıklamıştınız. Senaryoyu
bir an önce yayımla ki filmi eksiksiz değerlendirebilelim. Daha
gözden ve dikkatten kaçmış birçok eksik ve yanlış olduğunu
sanıyorum. Yayımlanırsa okur, eksikleri, yanlışları saptayıp
açıklayarak sana yine yardımcı olurum.
32. Gün için Kısa Bir Not
32. Gün bir açıkoturum gibi oldu. Sayın Mehmet Ali Birand’ın oturum
yöneticisi olarak tarafsız olması gerekirdi. Genç yardımcısını ve
filmi korumak için çaba gösterdi. Dostluğu anlarım ama kurallar
dostluktan daha önemlidir. Çok mütevazı bir açıklamada bulunmama
izin veriniz. Yaşayan eski bir-iki yayıncıdan biriyim. Yayın
türlerinin kurallarını ilk kez yazılı olarak saptayan, açıklayan da
benim. Bu tür programları yönetenlerin tarafsızlığı programa
güvenirlik ve düzey sağlar. Bu hususu belirtmeden geçemedim.
Sayın Baskın Oran’ın programa niye katıldığını anlamadım. Dersine
hiç çalışmadan gelmişti, önceden edinilmiş ciddi bir birikimi de
yoktu. Program boyunca söylediklerinin büyük çoğunluğu tarihe,
gerçeklere aykırıydı. Mustafa filmi hakkında bir program izlemek
isteyen izleyicilerin haklarını yememek için susmayı tercih ettim.
Ciddi kitaplara bakarak doğruları öğreneceğini umut ederek burada da
susacağım.
Ama bir noktaya değinmemek olmayacak. Sayın Baskın Oran Atatürk
hakkında ucuzun ucuzu bir fıkrayı yineledi. Atatürk çok uzun boylu,
gür sesli bir babayiğit olarak anlatılırmış. Bir gün bu abartıların
yapıldığı yerden geçmiş.. Boyu kısa, sesi de inceymiş, üstüne üstlük
bir de sütlü kahve istemişmiş filan. Bu tek fıkrayı Atatürk
hakkındaki abartıların, Atatürk’ü totemleştirmenin tipik örneği
olarak ileri sürdü. Özetle dedi ki: ‘Atatürk böyle büyütülerek
anlatılırsa, Atatürk’ün böyle olmadığı anlaşıldığı zaman büyük hayal
kırıklığı yaratır.’
On binlerce kitaptan oluşan Atatürk edebiyatını ve Atatürk gerçeğini
bu ucuz fıkraya indirgeyerek anlatmak ve eleştirmeye yeltenmek, akla
ziyan bir tutum. Bu ucuz şakadan yola çıkarak Atatürk’ün
totemleştirildiğini, İsa gibi yarı-tanrı olarak anlatıldığını
söyledi ve ekledi: “Mustafa filmi Atatürk’ü insanlaştırıyor, totem
olmaktan çıkarıyor.”
Çocuklarımıza, gençlerimize Atatürk böyle, bu ucuz fıkradaki gibi mi
anlatılıyor? Ey öğretmenler, Atatürk’ü böyle dev gibi ya da
yarı-tanrı gibi mi anlatıyorsunuz? Ey bilenler, böyle inceleme
kitabı, ders kitabı, yardımcı ders kitabı, hikâye kitabı, gençlik
ansiklopedisi var mı?
Yoksa sayın Oran öğrencilerine de yakın tarihimizi böyle mi
anlatıyor?
Ne Olur!
Çanakkale’yi, Milli Mücadele’yi bilmeyenler bunları anlatmasın ne
olur! Anadolu’nun o tarihteki durumunu, devrimlerin amacını,
anlamını bilmeyenler de, doğru ile yanlışı, yalanı, uydurmayı
ayırdedemeyenler de Cumhuriyet’i anlatmasın ne olur! Atatürk’ü bütün
yönleri ile özenle, saygıyla inceleyip kavramamış olanlar Atatürk’ü
de hiç anlatmasın ne olur!
Bilmeyenler bu konulardan elini, dilini çeksin, çocuklarımızın
aklını ve yüreğini kirletmesin, ne olur!
Turgut Özakman
Aralık 2008
|
|