Zamanımızda birçok kişinin göç edip
yaşamak istediği Bodrum'dan yaklaşık elli yıl önce (1957'de), ailemle
birlikte bir sonbahar günü sabahı Tarı vapuruyla ayrıldık. Günler süren
yolculuktan ve Çanakkale Boğazı çevresinde fırtınadan batma tehlikesi
geçirdikten sonra İstanbul'a vardık.
Taşındığımız ev İstanbul Boğazı'nın
Anadolu yakasında, Beylerbeyi'nde, yeşillikler içindeki bir yamaçta ve
boğazın kuzeye doğru derinliğine en güzel göründüğü bir yerdeydi.
O yıllarda hem Beylerbeyi hem de
İstanbul çok güzeldi. Bu bakımdan Bodrum'dan sonra bir başka güzel
ortamda kendimi bulmuştum ve bu nedenle taşındığımız yeni yeri pek
yadırgamamıştım.
İstanbul'a geldiğimde sekiz
yaşındaydım ve ilkokulun üçüncü sınıfına başlayalı bir ay kadar olmuştu.
Beylerbeyi İlkokulu, Beylerbeyi Sarayı yanında, deniz kıyısında çok
şirin bir okuldu. Denizle bağım kopmamıştı.
Taşındıktan kısa bir süre sonra,
oltamı alıp, Bodrum'da yaptığım gibi, ekmek hamuruyla balık tutmaya
gitmiştim. Beylerbeyi Camii avlusunda benim gibi balık tutmaya gelmiş
başka kişiler de vardı. Onların oltaları benimkine hiç benzemiyordu. Yem
kullanmıyorlardı; iğnelerine tavuk tüyü bağlı oltalarını denize atıp
özel hareketlerle, daha önce hiç görmediğim bir balık (istavrit)
yakalıyorlardı. Çapari denen oltayı ilk kez o gün görmüştüm. Bütün
uğraşlarıma rağmen, o gün hiç balık tutamamış ve bu durum bir Bodrumlu
olarak beni çok utandırmıştı. Sonrasında da, İstanbul'da balık tutma
keyfini çok yaşayamadım. Bu nedenle, Bodrum'da yat limanının tertemiz
denizinde, kıyıdan olta ile yakaladığım kelpe, kapak, uslu sarpa, deli
sarpa ve çupra benim için uzun zaman yalnız anılarda kalan balıklar
oldu.
O zamanlar İstanbul'da Bodrum'u pek
kimse tanımazdı. Okuldaki sınıf arkadaşlarımdan ve mahallemizdeki
oturanlardan Bodrum'un adını bile duyan yoktu. Hatta içlerinden
bazılarının İstanbul'a nereden geldiğimizi söylediğimde “hangi
bodrumdan?” diye alaylı bir karşılık verdiğini de hatırlıyorum.
İstanbul'da evlerin toprağa tam veya yarı gömülü kısımlarına “bodrum
kat” denildiğini o zamanlar bilmiyordum. Çocukların yüzlerindeki
ifadeden pek de iyi bir yer olmadığı belliydi. Ama onlara Bodrum'un
cennet gibi bir yer olduğunu nasıl anlatabilirdim ki?
Bodrum Kokulu Mandalinler
O kış, Bodrum mandalinlerini kendi memleketimizde değil İstanbul'da
yemek kısmet olmuştu. O zamanlar, İstanbul'da satılan mandalinlerin tümü
Bodrum'dan gelirdi. Kendine özgü hoş bir kokusu olan bu mandalinler her
yıl bizlere memleket kokusunu taşır, onları yerken, Bitez'deki mandalin
bahçeleri arasında geziyormuşçasına bir his kaplardı içimizi.
Çekirdeksiz İzmir mandalinlerinin
çoğalmaya başlamasından sonra Bodrum'dan gelenler “Bodrum mandalinası”
adıyla satılmaya başladı ve birçok kişi Bodrum adını bu şekilde öğrendi.
Ancak yıllar geçtikçe Bodrum mandalinleri piyasada giderek azaldı.
Pazarlarda arasak da zamanla artık onları bulamaz olduk ve böylece
memleket kokusundan da mahrum kaldık.
Anıları Renklendiren Çiçekler
O yıl, Bodrum'da alışık olmadığım soğuk bir kış geçirmiş ve yaşamımda
ilk kez kar görmüştüm.
İlkbahar geldiğinde, evimize giden taş döşeli yolun sağındaki büyük
bahçede renk renk sümbüller ve nergisler açmış, bulunduklara yamaca ayrı
bir güzellik katmışlardı. Bahçeye o kadar çok ekilmişlerdi ki, çevremizi
günlerce onların doyum olmaz güzel kokuları sarmıştı. Ardından da,
leylak ve erguvan çiçekleri bulunduğumuz yöreye renk katmış ve benim
yaşadığım çevreyi daha çok sevmemi sağlamışlardı.
Evimizin üst tarafında büyük bir çayırlık alan vardı ve orada dolaşmayı
çok severdim. Baharda açan kır çiçeklerini inceler; papatya, karağan,
kedigözü ve davul çiçeği gibi Bodrum'dan tanıdıklarımı görünce hep
memleketim gelirdi aklıma. Bendeki doğa sevgisi ve ilgisinin kaynağında,
çocukluğumu Bodrum ve Beylerbeyi gibi iki güzel yörede geçirmiş olmamın
önemli etkisi bulunduğunu hep düşünmüşümdür ve doğaya ait ilk
gözlemlerimi yaptığım o günleri hiç unutamam.
Acılı Yıllar
Biz İstanbul'a geldikten iki yıl kadar sonra babamın kanser olduğunun
anlaşılması üzerine, ailem büyük bir acı yaşadı. Bugün pek anlamlı
gelmese de, komşularımızdan birinin “bulunduğu aileye uğursuzluk
getirir” demesi üzerine, penceremizin önünü süsleyen camgüzeli
çiçeğimizi bile söküp atmıştık, çiçekleri çok sevdiğimiz halde.
Üniversitedeki iki ağabeyimin okullarını bitirmelerinden sonra tekrar
Bodrum'a dönmeyi düşleyen, ev planları çizen babam 1961 ocağında 52
yaşında vefat etti ve çok özlediği Bodrum'u bir daha göremedi.
Yaşadığımız güçlüklere rağmen ailem yıllar boyu İstanbul'daki yaşam
mücadelesini sürdürdü. Seyrek de olsa, Bodrum'a kısa süreli gidip
gelenlerimiz olsa da, hiçbirimizde Bodrum özlemi bitmedi.
İstanbul'da Tanıtılmaya Çalışılan Bodrum
Bodrum'a ait ilk tanıtıcı broşürler, kartpostallar, takvim
yapraklarındaki Bodrum resimleri zaman zaman baktığım ve hâlâ muhafaza
ettiğim en değerli (belki de başka örneği kalmayan) belgeler arasında
yer aldı. Onlar, benim Bodrum'la aramda köprü oluşturan bağlardı.
Altmışlı yılların ortalarında, özellikle üniversitede okuyan gençlerin
öncülüğünde, Bodrum'u tanıtmaya yönelik bazı faaliyetler (sergi,
toplantı vb.) gerçekleştirilmişti. O sıralar Tıp Fakültesi'nde okuyan
ağabeyim de bu faaliyetler içinde yer almıştı ve bu tanıtım faaliyetleri
kapsamında İstiklâl Caddesi'nin çeşitli yerlerine yapıştırdıkları
Bodrum'a çağrı yazısı içeren etiketlerden bana da vermişti. Hâlâ
kitaplığımda bulunan jeoloji kitabımın (1966, o yıl lisenin üçüncü
sınıfındaydım) kabı üzerine yapıştırdığım ve başka yerde olduğunu
sanmadığım o etiketi yıllar sonra çıkartıp, “Bodrum tanıtımının tarihsel
ve ilginç bir belgesi” olarak özenle sakladım. Günümüzden bakınca, 40
yıl öncesinin bu belgesi Bodrum'un nereden nereye geldiğini gösteren
güzel bir örnektir.
O yıl ayrıca “Bodrum Gecesi” düzenlenmiş ve İstanbul'daki Bodrumlular
olarak bizler de Beyazıt'ta bir düğün salonunda düzenlenen bu geceye
katılmıştık. Bodrum'u tanıtan dia gösterisi benim için hiç unutamadığım
bir anı olmuştu. Bana Bodrum'u yaşatmıştı o resimler. Belki de yıllar
boyu çektiğim ve içlerinde belgesel nitelikli birçok fotoğrafın da
bulunduğu dia arşivimin oluşmasında o gün izlediğim gösterinin önemli
bir payı vardır.
Bodrum'la Kucaklaşma
Üniversite'de okurken yazları
(1969-1971) Ataköy Turistik Tesisleri'nde çalışmıştım. Orada turizmi ve
turistleri tanıma fırsatım olmuştu. Bodrum'daki turizm potansiyelini o
zamanlar daha iyi kavramış ve Bodrum'un geleceğinin bu bakımdan çok
parlak olacağını sezmiştim. Eğer çok sevdiğim bilim dünyasına
katılmasaydım, mutlaka turizmle ilgili işler yapmayı seçerdim.
Üniversiteden 1971 yılında mezun oldum
ve 1972 başında asistan olarak üniversitede göreve başladım. Ertesi yıl,
yirmi günlük ilk izin hakkımı kazandığımda, Bodrum'a gitmeye karar
verdim.
O zamanlar, İstanbul'dan Bodrum'a
doğrudan giden otobüs yoktu. Önce İzmir'e, sonra oradan başka bir
otobüsle Bodrum'a ulaşmak mümkündü. Bodrum'dan İstanbul'a deniz yoluyla
gittiğimiz için karayolunu hiç görmemiştim; o yoldan ilk kez gidecektim.
İzmir'den Bodrum'a gelirken otobüste içim içime sığmıyordu. Özellikle
Milas-Bodrum arasındaki dolambaçlı eski yol bitmek bilmedi benim için.
Bodrum'a yaklaştıkça heyecanım daha da artmıştı. Yaz sıcağında,
çocukluğumun tanıdık bitki kokuları burnuma gelmeye başlamıştı.
Yokuşbaşı'ndan Bodrum bütün güzelliğiyle göründüğünde kalbimin
koşarcasına attığını hissetmiştim. O zamanlar otobüslerin son durağı
olan kent merkezindeki meydanda otobüsten indikten sonra Tepecik
Mahallesi'ne, şimdiki yat limanına doğru yürümeye başladım. Deniz
kıyısındaki palmiyelik alana vardığımda valizimi bir kenara koyup
kendime gelmeye çalıştım. İçimde anlatılamaz bir sevinç ve coşku vardı.
16 yıllık özlem, nihayet 1973 yılında sona ermişti.
O yıldan sonra, hemen hemen her yaz
Bodrum'a gitmeyi sürdürdüm. Ayrıca bitkilerle ilgili araştırmalarım
dolayısıyla çeşitli mevsimlerde ve aylarda da Bodrum'a gittim. Bu
araştırmalar sırasında, Bodrum Yarımadası'nın her tarafını, dağlarını,
tepelerini, köylerini ve kıyılarını dolaştım; Bodrumlu birçok kişiyle
görüştüm. Sonunda, 16 yıllık ayrılığı affettirmek amacıyla, “Bodrum
için” bir kitap bile yazdım. O kitap aslında sevgiliye yıllar sonra
yazılmış, içinde 16 yıllık özlemi de barındıran bir mektup gibidir.
Umarım Bodrum beni affetmiştir…
Prof.Dr.Ertan Tuzlacı
http://www.bodrumlife.com/august%2006/ozlem.htm