Çeviri bize dünyayı gösteren bir
pencereye, çevirmense bu pencerenin camına benzetilebilir.
Çevirmen kötü bir kitabı iyi hale
getiremez, fakat iyi bir kitabı berbat edebilir.
Ben kötü çevirilerden illallah demiş
bir okurum ve satın aldığım her üç yabancı kökenli kitaptan ikisinin
kötü çeviri çıktığını söylesem hiç abartmış olmam. Bu yüzden, çeviri
kitap satın almaktan korkar oldum diyebilirim. Kitabı kimin
çevirdiğine mutlaka bakıyorum ve güvenebileceğim bir çevirmen
değilse kaçınıyorum. Ve bence Türk halkının az kitap okumasının
sorumluluğu büyük ölçüde, kötü çevirmenlerindir. Biraz abartılı bir
iddia gibi gelen bu fikri şu şekilde savunmaya çalışayım dilerseniz:
Dünyanın çok okuyan halkları kitap okuma zevkini dünyanın dört bir
yanından gelen, birbirinden güzel edebiyat başyapıtlarını okuyarak
edindi. Bunları okuyarak edebiyata vuruldular; ellerinden
bırakamadan, gece gündüz okudukları romanlar sayesinde birer
edebiyat hastası ve giderek birer kitap kurdu oldular. Fakat bizde,
iyi çevrilmiş bir kitaba rastlamak piyango tutturmaktan farksız
olduğundan, birkaç kez bu yüzden ağzı yanan ortalama Türk okuru Türk
yazarlarıyla sınırlı kaldı ve edebiyat merakı da Türk edebiyatından
öteye gidemedi. Örneğin, ülkemizde radyo, televizyon bulunmadığını
ve klasik batı müziğinin Mozart, Çaykovski gibi büyük ustalarının
yapıtlarını çalacak hiçbir orkestranın olmadığını, Türk
orkestralarının ancak, örneğin Ahmet Adnan Saygun, İlhan Usmanbaş
falan gibi, sadece Türk klasik batı müziği bestecilerinin
yapıtlarını çalabildiğini bir düşünün. Bu durumda, klasik batı
müziğine vurulmak mümkün olabilir mi?
• Çevirmenlik genelde, yabancı dili
çok iyi bilmekle özdeşleştirilir. Oysa, çevirmenlik becerisinin
tümünü on basamaklı bir merdiven olarak düşünürsek bunun ilk üç
basamağı yabancı dil, kalan yedi basamağıysa Türkçe yetisidir. Yani,
yabancı dil bilmeden bu merdivene çıkılamayacağı kesindir elbette;
fakat yolun asıl geri kalanı Türkçe yetisinden oluşur ki, bu
durumda, çevirmenlik uğraşının yabancı dili çok iyi bilmekle
özdeşleştirilemeyeceği kesindir. Gayet iyi yabancı dil bilen
binlerce kişi var ama bunların çoğunun, bir metni çevirmeye
kalktıklarında, içeriği gayet iyi anlıyor olmalarına karşın bunu
herkesin anlayabileceği bir dille ifade edemedikleri ve deyim
yerindeyse “iki lafı bir araya getiremedikleri” görülür.
“Türkçe yetisi” kavramını da biraz
irdelemekte yarar var. Bu, Türkçe dilbilgisi falan değil, Türkçe’yi
ortalama bir Türk aydınından daha iyi bilme ve kullanabilme
becerisidir. Aynı şey, örneğin İngilizce’den Türkçe’ye çeviri
yapabilen bir kişinin Türkçe’den İngilizce’ye de çeviri yapabileceği
varsayımının yanlışlığını gösterir; çünkü Türkçe’den İngilizce’ye
çeviri yapacak bir insanın İngilizce’yi ortalama bir İngiliz
aydınından daha iyi bilmesi ve kullanabilmesi gerekir ki, Türkçe’de
çok yetkin olabilmesi için her şeyden önce bu ülkede uzun süre
yaşamış birinin, yani bir Türk’ün bu düzeyde bir beceriye sahip
olması çok zordur. Yurtdışında bu beceriyi kazanacak kadar uzun süre
kalmış, çok iyi yabancı dil bilen Türklerinse Türkçesinin genelde
yetersiz olduğu bilinen bir gerçektir.
• Cümle çevrilmez; anlam ve söylem
çevrilir. Yani yazar ne demek istemiş ve bunu nasıl söylemiş;
çeviride yansıtılması gereken budur. ‘Nasıl söylemiş’ten kasıt,
söylenen şey mesafeli bir dille ya da resmi bir söylemle yahut hukuk
dili dediğimiz tarzda mı, günlük konuşma diliyle mi, yahut argoyla
ya da, düşük bir kültür düzeyini gösteren, “mahalle ağzı” dediğimiz
bozuk bir dille mi, yoksa çocuk diliyle mi; neşeli mi, kızgın mı,
samimi mi yoksa düşmanca yahut alaycı bir şekilde mi söylenmiş?
Bunun yansıtılması gerekir.
-
Çeviride, en kötüden iyiye doğru
giden dört aşama sayabiliriz.
İlk aşama: Çeviri doğru olmalıdır. Çevrilen metinde bir
anlamsızlık varsa büyük olasılıkla yanlış çeviriden kaynaklanan
bir durumdur bu. Çeviri yanlışları konusunda yazmaya kalkan biri
bunlarla ciltler doldurabilir. Gerçek anlamı “boşver” olan “let
it be”nin “bırak, olsun” diye çevrilmesine dek varan, üstelik
İngiliz filolojisi mezunları tarafından yapılmış ne gülünç
çeviri yanlışlarıyla karşılaştık bugüne dek. Aslında başka
çevirmenlerin yaptığı hataları sergilemek hiç hoşuma giden bir
tavır değil; ama bunlardan birini, konuya bir örnek olarak
vermek istiyorum:
Cumhuriyet Kitap ekinde bir “Şiir Atlası” bölümü var. Bir gün
orada Beat kuşağının önemli şairlerinden Allen Ginsberg’in
şiirlerini gördüm. Kimin tarafından çevrilmiş olduğunu şimdi
hatırlamıyorum. Ama şiirlerden birinin sonunda “Kıçımı
sürükleyip gideceğim bu dünyadan” diye bir dize vardı. Bu laflar
o şiirde hiçbir anlama gelmiyordu; fakat biraz düşününce bunun,
şiir çevirmeye yeltenen birinin yapmaması gereken bir çeviri
hatası olduğunu fark ettim. Amerikan argosunda “drag your ass”,
“siktir git” anlamına gelir. Çevirmen sözlüğe bakıp, ‘drag’
kelimesinin karşılığı olan sürüklemek ve “ass” kelimesinin
karşılığı olan kıç sözcüklerini yazınca böyle bir anlamsızlık
ortaya çıkmış. (Oysa Ginsberg “Siktir olup gideceğim bu
dünyadan” demek istiyor.) Yukarıda değindiğim prensip uyarınca,
çevirmen bu çok özel deyimi bilmiyorsa bile, ortaya çıkan
ifadenin anlamsızlığını ya da bağlamla bir ilgisinin olmadığını
görünce yanlış çeviri yaptığını fark etmeli ve doğrusunu
araştırıp bulmalıydı.
-
İkinci aşama: Çevrilen metin
anlaşılır olmalıdır. Eğer bir cümle anlaşılmıyorsa (çevirinin
doğru yapıldığını düşünür ve yanlış çeviri diye bir olasılığı
yok sayarsak) ya cümlenin kuruluşunda ya da sözcüklerin
seçiminde yahut noktalama işaretleri konusunda bir hata
yapılmıştır ve bu, kötü bir çeviridir. Çevirmen, orijinal
cümleyi anladığı için, kurduğu Türkçe cümleyi de tabii ki
anlamış ve bunu herkesin anlayabileceği yanılgısına kapılmış,
tekrar okuyup üzerinde düşünmemiş, yani gereken özeni
göstermemiştir.
-
Üçüncü aşama: Çevrilen metin
hemen anlaşılır olmalıdır. Bazı, gerek içeriğin karmaşıklığı,
gerekse cümlenin uzunluğu, yan cümlelerin çokluğu nedeniyle bir
okuyuşta hemen anlaşılması mümkün olmayan cümleler olabilir
elbette. Fakat ortalama bir okuyucu bunları da, bilemedin ikinci
okuyuşta anlayabilmelidir. Eğer anlayamıyorsa, cümle
kuruluşunda, sözcüklerin seçiminde hata yapılmamış olsa bile,
okuyucunun metni çabucak anlayabilmesini sağlamak için gereken
ustalık gösterilmemiştir ve bu, iyi bir çeviri değildir. Yahut
bazen de anlatım kasten zorlaştırılmıştır ki bunu daha ziyade,
öz Türkçe kullanmaya meraklı çevirmenlerin yapıtlarında
görüyoruz. Zaten içeriği zor, uzun cümle ve yan cümlelerden
oluşan, karmaşık kavramlarla dolu bir metnin bir de gereksiz öz
Türkçe kullanılarak çevrildiğini bir düşünün; böyle bir metni
değil anlamak, başından sonuna dek okuyup bitirmek için bile
Eyüp Sultan sabrı gerekir.
Çevirmen, kullandığı dil konusunda keyfî davranamaz. Çeviri
metni, çevirmenin öz Türkçe sevgisini hayata geçireceği yahut öz
Türkçe kullanarak entelektüelliğini kanıtlayacağı yer değildir.
Öz Türkçenin yaygınlaşması için çaba harcamak siyasi bir
tavırdır ve dille ilgilenen kurumların işidir. Çevirmen,
kendisine emanet edilen metni çevirirken, en çok kişinin bildiği
ve çoğunluğun en çabuk anlayabileceği sözcüğü kullanmakla
yükümlüdür. İçeriği zaten çok yüklü ve karmaşık, yani kendi
dilinde bile zaten anlaşılması zor bir metnin çevirisinde aşırı
bir öz Türkçe kullanmak, insanları gereksiz yere zorlamaktan ya
da bu metnin hiç okunmamasına yol açmaktan başka bir işe
yaramaz. Okumayan ve okumamak için bahaneler arayan bir halkın
aydınları olarak hiç de sorumlu bir davranış değildir bu.
-
Dördüncü aşama: Okuyucu, okuduğu
metinden zevk almalıdır. Bundan, metnin içeriğinin okuyucuya
zevk vermesini kastetmiyorum elbette. Bu konuda çevirmen olarak
bizim yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok. Bundan kasıt,
okuyucunun metinden dil yönünden zevk almasıdır. Bunun için
gereken, her şeyden önce, kullanılan dilin okuyucuyu rahatsız
etmemesini yahut okuyucunun kulağına ters gelmemesini sağlamak,
yani dilsel estetik bozukluklarını önlemektir.
İnsanlar bir metni okurken
kafalarında bunu sesli olarak okuyan bir iç sesi dinlerler ve sesli
olarak okunan bir metinde dinleyicilerin kulağını rahatsız eden her
şey okuyucunun da kulağını rahatsız eder. (Bence bu hiç keyfe keder
diye geçiştirilecek bir şey olmadığı gibi, bunu dert edinmek de lüks
değildir. Okur sayısının utanılacak kadar az olduğu bir ülkede bir
şeyler okumaya yeltenen insanları rahatsız edecek her şeyin
karşısında durmak gerekir.)
Bu tür rahatsız edici durumların en başta geleni, sesli bir harfle
biten bir sözcüğün ardından yine sesli harfle başlayan bir sözcüğün
gelmesidir ve bundan mümkün olduğunca kaçınmak gerekir. Türkçeden
daha gelişmiş dillerde böyle bir arızaya hemen hiç rastlanmadığına,
hatta İngilizcede bu kuralın gereğini yerine getirmek için (“A apple”
yerine “An apple” denmesi gibi) dilin bile değiştirildiğine tanık
oluyoruz. Aynı şekilde, kendi dilimizin kullanıla kullanıla köşeleri
denizdeki çakıl taşları gibi yuvarlanmış atasözlerine bakarsak orada
da bu kural yürürlüktedir: “Sakla samanı, gelir zamanı”, “Ak akçe
kara gün içindir” gibi örneklerde bu kuralın hiç çiğnenmediğini
görürüz; insanların kulağına ters gelen bir atasözü yaşayamaz,
tekrarlanmaz ve kaybolur gider çünkü.
Bu dilsel estetiği sağlamak için elimizden geleni yapmak, bu kurala
ters düşmeyen sözcükler seçmek (örneğin “olanaklı olan”ı değil
“mümkün olan”ı, “ama o”yu değil “fakat o”yu kullanmak, hele tavuk
gıdaklamasına benzeyen “ama o adam”ı kesinlikle kullanmamak)
gerekir.
Dilimizi hiç bilmeyen kişilerden,
Türkçe’nin onların kulağına kaba ya da çirkin geldiğini duydum; öte
yandan da yine yabancıların Nazım Hikmet’in şiirlerini çok müzikal
bulduğuna ve tek kelimesini anlamadıkları halde, dinlemekten
hoşlandıklarına tanık oldum. Nazım Hikmet’in şiirlerindeki müzikal
etkiyi yaratan birincil neden, Nazım’ın bu kurala çok dikkat
etmesidir. “İşte dağlar, hem de mavi, hem de serin / İşte sabah
seyranı tilkilerin” dizelerine bu kurala ters gelen tek bir hece
koysanız müzikallik yok olur. (Ama günümüzün şairleri ne yazık ki
buna hiç dikkat etmiyor; üstelik “suyla” denmesi gereken yerde “su
ile” gibi bir garabetin kullanıldığına, yani hem dilsel estetiğin
hem de ‘kaynaşma’ kuralının çiğnendiğine bile tanık oluyoruz.)
Sessiz harfle biten bir sözcüğün
ardından yine sessiz harfle başlayan bir sözcüğün gelmesi, bunun
kadar olmasa da yine kulağı rahatsız eder ki bunun bazen çok çirkin
örnekleri vardır (“Tek geçim”, “Hiç canı”, “Tok gözlü” vb).
Bunun yanı sıra, edebiyat metinlerinde cümlelerin (örneğin
“...yordu” ya da “...mişti” gibi) hep aynı yüklem ekiyle
sonlandırılmamasına, edebiyat dışı metinlerde de (hep “...dır” ya da
“...dir”le biten formel anlatımlarda) iki düzgün cümlenin ardından
bir devrik cümle kurarak, monoton metne biraz hareket getirmeye
çalışmak gerekir. Ve yine, bu bağlamda da gereksiz öz Türkçe
kullanımından kaçınmak gerektiğini söylemek istiyorum. Çünkü
okuyucunun sözel belleğinde çok iyi yer etmemiş sözcükler ancak,
bunların anlamının düşünülüp, daha çok bilinen sözcüklere beyinde
çevrilmesiyle tam yerini bulur ve bu da metnin anlaşılmasını ve
kavranmasını yavaşlatır. Örneğin acemi bir piyanist bir müziğin
notalarını düşüne düşüne çalıyorsa bunu dinleyen birisi bu çalınan
müziğin, diyelim ki Beethoven’in Für Elize’si olduğunu çıkarabilir;
ama bundan, normal hızında çalınan bir Für Elize kadar zevk alması
söz konusu değildir.
İyi çevirmenlik için Türkçe’yi “doğru
kullanmak” yetmez; “iyi kullanmak” gerekir ki, bu ikisi tam aynı şey
değildir. Düşünün ki bir şoför arabayı doğru kullanıyor ama, hız
yapması gereken yerde yapmıyor, ustaca sıyrılıp geçmesi gereken bir
yerden geçemeyip trafiğin duraklamasına yol açıyor. Öte yandan, iyi
şoföre benzeyen iyi çevirmense dilinin esnekliği ve kıvraklığıyla
metinde gereken akıcılığı sağlar. Usta bir şoförün kullandığı bir
arabayla yolculuk yaparken arabayı ve sürücüsünü unutup çevrenin
doğal güzelliğini duyumsayabilir, kitap bağlamındaysa, okuduğunuzdan
zevk alabilirsiniz. Fakat ustalıktan uzak bir şoförün kullandığı,
tekeri boyuna çukurlara giren bir arabayla giderken dikkatiniz araca
ve sürücüsüne yönelir, bu yüzden çevreyi zevkle seyredemez, yani
kitap bağlamında da, dikkatiniz aslında bir araç olan dile
yöneleceğinden, kitaptan zevk alamazsınız.
İyi çevirmen, yazarla okuru baş başa
bırakıp aradan yok olmalı, hiç fark edilmemelidir. Eğer çevirmen
fark ediliyorsa bunun iki türlü nedeni vardır: Ya okuyucu, doğru
dürüst anlaşılmayan, isabetsiz seçilmiş sözcüklerle dolu yahut kötü
Türkçe ya da kulağı rahatsız eden bir dil yüzünden, taşı bol bir
pilav yemiş ya da çukuru bol bir yola girmiş hissine kapılarak “Kim
çevirmiş ulan bunu?” deyip kitabın kapağına bakar; ya da çevirmen
Türkçe metne kendinden, okuyucuyu yadırgatacak kadar çok şey
katmıştır. Örneğin Can Yücel’in yaptığı çevirilerde Shakespeare’in
ağzından “Kötüler Yemen’e kadı olmuşsa” sözcüğünün çıkması gibi bir
garabetle karşılaşıldığında bu, Can Yücel’in okuyucuyla
Shakespeare’in arasına girmesinden ve hem Shakespeare’e hem de
okuyucu haklarına tecavüzden başka bir şey değildir. İyi
çevirmeninse varlığı hiç hissedilmez. Bunu içine sindiremeyen, yani
mutfaktan hiç çıkmamayı kabullenemeyenler çeviriyi bırakıp kendi
kitaplarını yazmayı denemelidir.
Bunu derken, Nurullah Ataç’ın ‘anlam eşleştirmesi’ görüşüne, yani
“bu yazar Türk olsaydı bunu nasıl söylerdi” diye düşünmek
gerektiğine yürekten katılıyorum. Ama bunu yaparken, yabancı bir
yazarın ağzında yadırganacak (örneğin “gidinin hayınları” gibi)
söylemlerden kaçınmak gerekir. Aksi takdirde yine burada da çevirmen
kendi sözel tercihiyle, okurla yazarın arasına girmiş olacaktır.
Çeviride kimi zaman dili özellikle
bozmak gerekebilir; dili düzgün kullanması beklenmeyen cahil
insanların, çocukların, psikolojik şok geçirmiş kişilerin ağzından
düzgün bir Türkçe çıkmasının, çevirmen ustalığından yoksun olmaktan
başka bir açıklaması yoktur.
İyi bir çevirmen, “Bu durumda bizde
ne denir?” sorusunu sormalıdır hep kendine. Örneğin yabancı bir
romanda, dükkana giren bir müşteriye tezgahtar “How can I help you?”
diyor. Bunun mota mot çevirisi “Size nasıl yardımcı olabilirim?”dir;
ama bizim ülkemizde, sıradan bir dükkanın sorumlusu müşteriyi hiçbir
zaman böyle bir hitapla karşılamaz. Bu durumda genellikle söylenen,
“Buyurun” ya da “Buyurun efendim”dir. (Nişantaşı gibi yerlerdeki
lüks mağazaların züppe tezgahtarları hariç; kaldı ki onlar da
Amerikan filmlerinin kötü çevrilmiş altyazı ya da dublajlarından
kapmıştır bu lafı.) “Good morning” deyişini nasıl, “İyi sabahlar”
olarak değil de, bizim dilimizde bu durumda söylenen “Günaydın” diye
çevirmek zorundaysak, “How can I help you”yu da “Buyurun efendim”
diye çevirmek zorundayız. “Dozens of people” deyişinin sözlük
karşılığı da “Düzinelerce kişi ” olabilir. Ama bunun dilimizdeki tam
karşılığı “Onlarca kişi”dir. Okuyucuların önüne “çeviri kokan”
yapıtlar koymamak için, Türkçe metin belli zaman aralıklarıyla
tekrar tekrar okunmalı ve her seferinde, “Bu durumda bizde nedir?”
sorusunun karşılığı aranarak bu tür tuhaflıklar düzeltilmelidir.
Çeviri yaparken kullandığımız şey,
kişisel olarak biriktire geldiğimiz kültürdür aslında. Çevirmen, en
azından çevirdiği konuda kültür sahibi ve o konuya vakıf olmalıdır.
Örneğin felsefi bir pasajı çeviren, ama konuya vakıf olmayan
çevirmenin yaptığı şey karanlıkta resim yapmaya benzer. Aynı metnin
farklı çevirmenlerce yapılan çevirilerinde çok farklılık olabilir
mi? Aslında böyle bir durumda iki metin arasındaki fark ancak, bir
konçertonun I Musici yerine Leipzig Gewandthaus orkestrası
tarafından çalınması kadar olmalıdır. Ama gerçeğin böyle olmadığı,
farklı kişiler tarafından, hem de yakın zamanlarda yapılan
çevirilerde büyük farklar olduğu görülüyor ve bunun da, yanlış
çeviri ya da konuya vakıf olamamaktan kaynaklanan niteliksiz
çeviriden başka bir açıklaması yoktur.
Şiir çevrilir mi? Edebiyat
çevrelerinde çok tartışılmış ve hâlâ tartışılan bir konudur bu. Bir
söz dizme sanatı olan şiirde, anlam ve söylemden öte bir de sözel
armoni vardır ki, şiirin, yaratıldığı dilde taşıdığı armoninin başka
bir dilde aynen kurulmasının çok zor olduğu kesindir ve başka bir
dile çevrilen şiirin şiirliğinden, daha doğrusu “o şiir”liğinden bir
şeyler yitirmeyeceğini söylemek olanaksızdır. Fakat öte yandan,
bugüne dek taa Latin ozanı Vergilius’tan, Japon haikularına kadar,
çevrilmiş ve insanlığın ortak kültür mirasına katılmış binlerce şiir
varken, bunların aslında çevrilemediğini savunmak da mümkün
değildir.
Her kitap ya da her metin Türkçe’ye
çevrilemeyebilir. Örneğin bizim halkımızın yabancısı olduğu
Hıristiyan dinsel temalarının ya da bunlara dayalı göndermelerin çok
yoğun olduğu edebiyat yapıtlarının çevrilmesiyle çıkan ürünlerin
okuyucu tarafından yeterince kavranamaması, sonuç olarak da
beğenilmemesi kuvvetle muhtemeldir. Yahut rugby, beyzbol gibi, bizim
hiç bilmediğimiz oyunlara dayalı edebiyat yapıtlarını da çevirmek
tatsızdır; çünkü nasıl bizde Avrupa futbolundan kaynaklanan bir alt
kültür ve bunlara dayalı (ofsayta düşmek, doksandan girmek, ters
köşeye yatırmak gibi) deyimler varsa Amerikan toplumunda da bunun
eşdeğeri bir alt kültür ve deyimler vardır ve bunların yoğun olduğu
bir edebiyat metnini layıkıyla çevirmek (yani kullanılan deyimlerin
anlam, ima ve çağrışım yönünden eşdeğerini bulmak) çok zor olduğu
gibi, sonuç ürünün okuyucuyu sarması da pek olası değildir.
Tersinden bakarsak bu durumu daha net
görebiliriz. Örneğin ‘pehlivan tefrikası’ denen, “peşrev”, “cazgır”,
“karakucak” gibi terimlerle dolu hikayelerin yabancı dile çevrilmesi
durumunda bunu okuyan yabancıların bundan zevk yahut heyecan
duyacağını ya da Tansu Çiller’in yaptığı yolsuzlukları anlatan bir
kitabın yabancılarda bizdeki kadar ilgi uyandıracağını düşünebilir
miyiz? Öte yandan, Orhan Kemal gibi, bizim edebiyatımızın bir devi
neden yabancı dillere çevrilmiyor? Çünkü bizim Orhan Kemal’de hayran
kaldığımız şey onun halkımızı çok iyi gözlemlemiş olması, halktan
kişilerin tavırlarını, şivelerini, düşünme tarzlarını, “turnayı
gözünden vurmuş” dedirtecek kadar ustaca betimlemesi ve bunların da
o kişilerin bizim kafamızdaki imgesine çok güzel bir şekilde denk
düşmesidir. Yani Orhan Kemal bizim için çok büyük bir romancıdır ama
tüm dünyaya hitap edebilecek bir evrensellikten yoksundur.
Öte yandan, Türkçeye çevrilecek bir
kitabın da tümü çevrilemeyebilir. Örneğin yabancı bir dildeki
sözcüklerin bizzat kendisiyle ilgili düşünceler ya da, sözcüklerin
benzerlik ve çağrışımlarına dayalı düşünce yahut espriler
çevrilemez; çünkü bu sözcüklerin dilimizdeki karşılığının da aynı
yapıyı, benzerliği ya da çağrışımı göstermesi hemen hemen
olanaksızdır ve bu durumda bu pasajların çevrilmeyip atlanması daha
doğrudur. Özellikle, bir edebiyat metninde bunların ille de
çevrilmesinde ısrar edilirse, Türkçe metinde ortaya çıkan
anlamsızlığı bir dipnotla açıklamak gerekecek ve “yazarın burada
kullandığı sözcük ‘...’dır; bu da ‘...’ anlamına gelen ‘...’
sözcüğüyle çağrışım yapmakta ve. . .” falan gibi, bir edebiyat
metnine hiç uygun olmayan, okuyucuya hiçbir şey vermediği gibi, onun
yapıta konsantrasyonunu bozmaktan başka bir işe yaramayan gereksiz
lafların araya girmesine yol açacaktır. Bir tiyatroya gittiğinizi,
oyunun çevirmeninin de dinleyiciler arasında oturduğunu ve zaman
zaman sahneye çıkıp oyunu durdurarak “Bir dakika; yazar aslında
burada şöyle demiş ama ben burada mecburen şöyle demek zorunda
kaldım. Evet, buyurun oyuna devam edin” deyip yerine oturduğunu bir
düşünün. . .
Çeviri yapmak zor bir iştir ve bu
zorluk hem nitel hem de nicel anlamdadır. Nitel anlamda, daha önce
söz ettiğimiz dört aşamanın yahut on basamağın en üstüne dek
tırmanmak titizce ve nitelikli bir beyinsel çaba gerektirir. Nicel
yönden ise, aylar boyu her gün belli bir miktar sayfanın çevrilmesi,
düzeltilmesi çok disiplin gerektiren, uzun süreli, maraton gibi
zorlu bir uğraştır ve bu konuda yeterli heyecan duymayan kişilere
bıktırıcı gelebilir. Çeviri yapmanın zorluğundan söz edince hemen
akla, buna bir de Türkçenin eklediği zorluklar geliyor elbette. Bu
zorluklardan ilki, Türkçenin sözcük sayısının batı dillerinin
yaklaşık üçte biri kadar olmasıdır. (Benim kanımca bunun
nedenlerinden birincisi, Türkçenin göçebelikten yerleşikliğe
batılılardan daha geç geçmiş bir halkın dili olmasıdır. Dar bir
insan çevresinde yaşayan ve hepsi hemen hemen aynı şeylerle
karşılaşan bireylerden oluşan göçebelerin dilinde, farklı şeyleri
ifade etme, yani yeni sözcükler türetme gereksinimi, yerleşik
toplumlara göre daha seyrek ortaya çıkar. İkinci nedense Türkçenin
batı dillerine göre daha az yazılmış olmasıdır. Türkçe’de yazılı
edebiyat geleneği batıya göre çok yenidir.) Sözcük sayısının az
olması, ifade olanağının kıt olması demektir ve batı dillerinden
Türkçeye çeviri yapanlar o dillerde ifade edilen şeyleri Türkçeye
“sığdırmak” zorundadır.
İkinci zorluksa, Türkçenin Hindo-Cermen
dillerinden olmamasından kaynaklanır. Batı dillerinde kurulan
cümlelerin ifade sırası “özne—yüklem—nesne—yan cümleler”,
Türkçeninkiyse “özne—yan cümleler—nesne—yüklem” şeklindedir. Bu
durumda, batı dillerindeki ifade sırasını tersine çevirme gereğinin
yanı sıra, başka bir sorun daha belirir: Batı dillerinde yan
cümleler en sondadır, yani cümlenin tamamlanmış anlamını geliştiren
öğeler halindedir ve bu yüzden, cümle ne kadar uzun olsa da
okuyucunun kafasında bir anlam boşluğu yaratmaz. Ama Türkçede yan
cümleler özneyle yüklemin arasına girdiğinden, cümle uzadıkça,
anlamı tamamlayan iki ana öğenin arasında bir kopukluk oluşur ve çok
uzun cümlelerde okuyucu bazen özneyi unutup cümlenin başına dönmek
zorunda kalabilir. Bu yüzden, Türkçemiz uzun cümlelere pek elverişli
değildir. Aşırı derecede uzun cümleleri, okuyucuyu zorlamamak adına,
uygun bir yerinden bölmek gerekir.
Benim kanımca, hemen hemen her
çevirmene sorulmuş bir soru vardır: “Kendi kitabını ne zaman
yazacaksın?”. . . Diğer çevirmenler adına konuşamam ama bence
çevirmenlik, yazarlığın hazırlık sınıfı, yazarlığa bir atlama taşı
ya da yazarlığın sulandırılmış hali falan değil, yazarlıktan
bağımsız, ayrı ve kendi başına bir uğraştır. Ama bu sorunun altında
yatan ima, asıl önemli olanın çevirmenlik değil yazarlık olduğu,
dolayısıyla da, yazarlığın çevirmenlikten daha zor olduğudur ki, bu
yargıyı tartışmakta yarar var. Yazarlığın (örneğin bir roman
yazmanın) zorluğuyla çevirmenliğin (yani o romanı çevirmenin)
zorluğu birbiriyle aynı türden değildir ve kıyaslanamaz. Yazarlığın
zorluğu kelimenin gerçek anlamıyla bir zorluk değildir. Bir romanı
kurgulamak, olmamış, tanık olunmamış bir olayı zihinde kurarak bunu
sanatsal, estetik bir nesne haline getirebilmek bir yaratıcılıktır.
Yapabilen için belki nefes almak kadar kolay olabilen bu edim,
yapamayan içinse yapılması tamamen olanaksız bir şeydir. Yani
çevirmenliğin zorluğu, zorluk sözcüğünün gerçek anlamı olan
“başarılması güç”e tam uyan, tırmanması güç bir yokuşun, yazarlığın
‘zorluğu’ dediğimiz şeyse, bu sözcüğün asıl anlamından ziyade,
‘yapılabilir’le ‘yapılamaz” arasındaki, aşılmaz uçurumun
karşılığıdır.
Yazarlık bu anlamda ‘zor’dur. Fakat
öte yandan yazar kendi sözünü, kendi içinden geldiği gibi, kendi
dilediği şekilde söyler ve bu, yazar için görece bir özgürlüktür.
Çevirmense, başka birinin sözünü, üstelik onun söylediği şekilde,
ama sanki kendisi söylüyormuş gibi söylemek zorundadır ve salt bu
yönden bakılırsa, çevirmenlik yazarlıktan zordur.
Yazar bir mimara, çevirmense o
mimarın sanatsal eseri olan mimari projeyi uygulayan inşaat
mühendisine benzetilebilir. Zaten çevirmenlik, yabancı dildeki bir
yaratıya en uygun ‘yapıyı kurmaya’ dayalı bir dil mühendisliğidir ve
bu benzetme, “Çevirmen sanatçı mıdır?” sorusunu da yanıtlamaya
yarayabilecek bir örnektir. Çevirmenler için en doğru niteleme
“sanatçı” değil, mühendis kavramını da kapsayan, daha genel bir
“teknisyen” nitelemesidir.
Çevirinin yalnızca teknik yönleriyle
sınırlı kaldığım bu denemede çevirinin hep zorluklarından söz ettim.
Ama çeviri yapan ve bundan heyecan duyan kişiler içinse çevirmenlik
dünyanın en zevkli işidir. Su olup, akıp gidiyormuşsunuz gibi bir
duygu verir insana ve karşılaşılan güçlükler de, bir akarsuyun
üstünden aktığı taşlardan öte bir şey değildir.
Süha Sertabiboğlu